1. Yollarımızın dergilerle kesiştiği yazarları çok kıymetli buluyorum. Dergilerle yol yürümek denen bir güzellik oluyor hayatımızda. Yıllar önce çıkardığımız Yitik Düşler dergisinde kesişen yollarımız, şimdi aynı şehrin göğünde de buluşmuş oldu. Bu, yazıyor olmanın gönüllere ektiği eşsiz bir güzellik olsa gerek.

Deneme, inceleme yazılarınızdan sonra öyküye karar kılma süreciniz Kuşlar, Pıtraklar ve Tıraş Sandığı ile buluşturdu bizleri. İlk kitabınızın hikâyesini, hayatınızdaki yerini öğrenmek isteriz.

Dergilerle yolumuzun kesişmesi gerçekten de yazarlık yolculuğunun en güzel taraflarından biri. Sizinle 2000’li yılların başında tanışmıştık. O yıllarda bana çok desteği olan, çok kıymetli bir hocamın vefat haberini almıştım. Ardından onun için yazdığım bir yazıyı size göndermiştim. Yazının yayımlandığı dergiyle birlikte küçük bir notunuz da ulaşmıştı bana. Sizinle ilk tanışıklığımız böyle oldu.

Belki de yazının, edebiyatın bize sunduğu en güzel imkânlardan biri bu: Daha önce hiç tanımadığımız insanlarla yollarımızı kesiştirmek. Önce bir metin giriyor araya sonra o metnin açtığı yerden başka bir bağ kuruluyor. Okumak, yazmak, karşılaşmak derken yollar birbirine ekleniyor; zamanla tanışıklıklar dostluklara, dostluklar da uzun yol arkadaşlıklarına dönüşebiliyor. Sizinle olan yolculuğumuzu da böyle görüyorum. Şimdi aynı şehrin göğünde buluşmuş olmak, yıllar önce bir derginin sayfaları arasında başlayan o yolun başka bir yerde devam etmesi gibi. Davetiniz için ayrıca teşekkür ederim.

Benim yazıyla başlayan yolculuğum dergilerden ve kitaplardan çok daha öncesine dayanıyor. Yazıyor, biriktiriyor ama ne yaptığımın, aslında neyin peşinden gittiğimin çok da farkında olmadan yazıyordum. Belki de yazıya bilinçli bir biçimde yönelmem, önümdeki isimlerin ve metinlerin izini sürmeye başlamam üniversite yıllarında oldu.

O yıllardaki en büyük şanslarımdan biri, halk edebiyatı dersime giren çok kıymetli hocam Arif Ay’la karşılaşmamdı. Üniversiteye başladığımda onun öncülüğünde Kırıkkale Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Kırıkkalem dergisi çıkarılmaya başlanmıştı. Ben de o dergide yer almaya başladım. İlk denemelerim, hatta öyküye yaklaşan ilk metinlerim orada yayımlandı. Daha sonra derginin yayın kurulunda yer aldım. Böylece dergilerle kurduğum ilişki, yalnızca yazılarımın yayımlandığı bir alan olmaktan çıktı; hayatımın bir parçasına dönüştü.

Üniversite yıllarımda Hece dergisinin kuruluş yıllarına tanıklık eden isimleri büyük bir heyecanla takip ediyorduk. 1998 yılında Hece dergisinde türküler üzerine yazdığım bir denemenin yayımlanması benim için önemli bir dönemeç oldu. Üniversite üçüncü sınıfta okuyan birinin yazısının böyle bir dergide yer bulması, elbette cesaret vericiydi.  Sonrasında farklı dergilerde yazmaya devam ettim. Kimi zaman kendi el yazımızla çoğaltarak çıkardığımız dergilerde, kimi zaman üniversitenin başka fakültelerinde yayımlanan yayınlarda yazılarım yer aldı. Turhal’da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde yirmi dört mevsim Dört Mevsim Edebiyat dergisini çıkarıp yurdun dört bir tarafına ulaştıran ekibin içinde yer aldım.

Öyküyle yolumun asıl kesişmesi, Edebiyat Ortamı dergisinde yayımlanan “Ayva Kokusu ve Nakışlı Yün Çorap” adlı öykümle oldu. O zamana kadar yazıyordum ama yazdıklarımın öykü olup olmadığı üzerinde çok fazla düşünmemiştim. Arif Ay hocamın yönlendirmeleriyle önümde başka bir kapı açıldı. Öykü yazabileceğime, hatta belki de öykü yazmam gerektiğine dair bir düşünce oluştu.

Daha önce yazdığım, üzerinde fazla durmadığım metinlere yeniden döndüm. Bazılarını yeniden ele aldım, bazılarını tamamladım. Zaman içinde bu metinler bir araya geldi ve Kuşlar, Pıtraklar ve Tıraş Sandığı ortaya çıktı.

İlk kitabın doğuşu hem heyecanlı hem de zor bir süreçti. Dosyasını bir yayınevine gönderen her yazar gibi benim de çekincelerim vardı. Ne olacağını bilememenin, yazdıklarınızın başka bir göz tarafından nasıl karşılanacağını kestirememenin kendine özgü bir bekleyişi oluyor. Arif Ay’ın önerisiyle dosyamı Hece Yayınlarına gönderdim. Yaklaşık bir yıl boyunca herhangi bir haber alamadım. Sonra dosyanın yayımlanmaya uygun bulunduğunu öğrendim.

2023 yılının 5 Şubat’ında kitap iki kapak arasına girdiğinde uzun yıllardır içimde taşıdığım ve biriktirdiğim şeylerin artık başka bir hayata kavuştuğunu, kışımın yaza çevrildiğini hissettim. İlk kitabın heyecanı bu yüzden benim için bambaşka. Biraz korku, biraz sevinç, biraz hüzün, biraz da uzun süren bir bekleyişin ardından gelen sessizlik.  Kitabınızı elinize aldığınızda bütün o duyguların tek bir yerde toplandığını görüyorsunuz. Tıpkı o bildik şarkının söylediği gibi: İşte Öyle Bir Şey.

2. Öykülerinizde karakterleriniz genellikle “çemberin dışında kalanlar”, sesini duyuramayanlar, kalabalıkta yalnız kalanlar. Bu kahramanları seçerken kendi hayatınızdan, tanıklık ettiğiniz insanlardan mı yola çıkıyorsunuz, yoksa toplumsal bir meseleyi mi önce belirleyip sonra karakter mi kuruyorsunuz?

Öykülerimde çemberin dışında kalan insanların daha fazla yer bulması aslında bilinçli bir tercih değil. Hiçbir zaman “Ben ötekilerin hikâyelerini yazacağım.” diye kalemi elime almadım. Daha çok hayata baktığım yerden öykülerim doğdu.

Ben masa başında üzerinde uzun uzun çalışılmış, yalnızca zihinde kurulmuş bir hikâyeden çok kendiliğinden gelip içimizde yer eden ve zamanı geldiğinde kendini yazdıran hikâyelere inanıyorum. İnsan, yaşadığı dünyadan bağımsız değil. İçinde bulunduğumuz çevre, toplum, gündelik hayat, mesleğimiz, karşılaştığımız insanlar, okuduklarımız, tanık olduklarımız… Bütün bunlar farkında olmadan içimizde birikiyor. Bazen bir bakış, bazen bir cümle, bazen bir insanın sessizliği kalıyor içimizde. Sonra üzerinden zaman geçiyor. Biz onu unutmuş olduğumuzu sanıyoruz. Oysa unutulmuyor. Bir gün bir hikâyeye dönüşerek yeniden karşımıza çıkıyor.

Hayatın içinden geçerken insanların acısına, yalnızlığına, dışlanmışlığına yalnızca uzaktan bakan biri gibi kalamıyorum. Birinin ötekileştirilmesi, yok sayılması, sesinin duyulmaması bana dokunan şeyler. Bu yüzden onların hikâyeleri bana daha yazmaya değer geliyor. Ama bunu bir görev olarak görmüyorum. Bir edebî sorumluluk duygusuyla “şunları yazmalıyım” diye hareket etmiyorum. O insanlar içimde yaşamaya devam ettikleri için öykülerime geliyorlar. Belki de insanın hayata baktığı yer, bir süre sonra yazdığı hikâyelerin de gizli adresine dönüşüyor.

Ben hayata nereden bakıyorsam öykülerim de biraz oradan doğuyor.

3. Kuşlar, Pıtraklar ve Tıraş Sandığı’nda anlatıcı olarak hem kadın hem erkek sesini eşit ölçüde kullanmışsınız diyebiliriz. Bir erkek karakterin iç sesini yazarken kadın bir yazar olarak nasıl bir yöntem izliyorsunuz; bu geçişi zor buluyor musunuz?

Öykülerimde kadın ve erkek karakterler arasında önceden belirlenmiş bir denge kurmadım. Hikâyeler içimde nasıl doğduysa karakterler de öyle geldi.

Bir kadın yazar olarak erkek bir karakterin iç sesini yazabilmek,  sanıyorum önce onu yazmaya değer bulmakla başlıyor. Bir karakterin hikâyesine gerçekten inandığınızda, onu dışarıdan seyretmeyi bırakıyorsunuz. Bir süre sonra onun dünyasının içine giriyorsunuz. Onun gibi düşünmeye, onun çıkmazlarında dolaşmaya, onun sevincine, öfkesine, yalnızlığına, korkusuna yaklaşmaya başlıyorsunuz. Hikâye tamamlanana kadar onun gibi yaşamaya çalışıyorsunuz. Hatta bazen onun gibi gülüyor, onun gibi susuyor, onun gibi öfkeleniyor, onun gibi ağlıyorsunuz. Burada gözlem çok önemli. Eğer yazdığınız kişi hayatınızın yakınından geçen biriyse, onu uzun süre gözlemlemiş olmak, onunla iş hayatında ya da özel hayatta karşılaşmış olmak size onun dünyasına dair başka ayrıntılar kazandırıyor.  Bir insanı anlamaya çalışırken onun sevdiğiniz yanları kadar sevmediğiniz, zorlandığınız yanlarını da görmeye başlıyorsunuz.

Benim için önemli olan da burada karakterin “yazılabilir” hâle gelmesi. Onun dünyasından bakmayı başardığımda kadın ya da erkek olması ikinci planda kalıyor. Bir süreliğine kendi sesimden uzaklaşıp onun sesine kulak vermeye çalışıyorum. Hâl böyle olunca da kadın yazar olarak erkek karakterin iç sesini yazmak bana zor gelmiyor.

4. Öykülerinizde türkülere, yerel söyleyişlere sık sık yer veriyorsunuz. Türkülerin Zübeyde Andıç’ın hayatındaki yerini anlatır mısınız?

Türküler benim için sadece bende hatırı olan ezgiler değil; insanları hatırlama biçimlerinden biri. Sanıyorum ben insanları biraz da türküleriyle hatırlıyorum. Başkalarının öykülerini okurken de karakterlerinin türküsünü/şarkısını metnin içinde derinlerde duyabilmeyi önemsiyorum.

Türküler, insanı ve hayatı yalın ama derin anlatan eserler. Bir türkünün içinde bir insanın hayatı, bir başkasının suskunluğu, bir başkasının yarası saklı olabiliyor. Bu yüzden insanlarla birlikte onların türküleri de benim zihnimde dolaşıyor. Bazen türkülerde geçen kelimeler cümlelerimin içine sızıyor bazen türkünün taşıdığı duygu yoğunlukları benim cümlelerime ritim veriyor. Bazen de zihnimde bir insanı belirli bir türküyle özdeşleştirmiş oluyorum. O zaman onun türküsü de hikâyesinin bir parçası hâline geliyor. Türküsü olan insanların hikâyelerinin yazmaya değer olduğunu düşünüyorum.

İyi bir türkü dinleyicisi olduğum söylenir. Türkü yakan, türkü söyleyen insanlara ayrıca bir hayranlığım var. Hayatınızda türkülere bu kadar yer verdiğinizde, çevrenizdeki insanları onların türkülerinden hareketle düşünmeye başladığınızda bunun yazıya sızmaması pek mümkün değil. Bazen sayfalarca yazsanız anlatamayacağınız bir duyguyu bir türkü tek bir dizeyle, hatta tek bir kelimeyle söyleyebiliyor. Bunun farkına vardıktan sonra türkülere başka türlü bakamıyorsunuz.

Yerel söyleyişlerin dilimizin zenginliğini göstermek ve yaşatmak açısından önemli olduğunu düşünenlerdenim.. Karakterin dünyasına, yaşadığı yere, duygu durumuna denk düşen bir kelime varsa onu kullanmaktan çekinmiyorum. Fakat öyküyü yerelliğe boğmamaya da özen gösteriyorum. Yerel söyleyiş, atmosferin içinde doğal bir biçimde yer alsın, karakterin sesini tamamlasın istiyorum.

5. İkinci öykü kitabınız Yollar Aynasıyla öyküdeki kararlılığınız pekişmiş oldu. İlk kitaptan ikinci kitaba geçerken hem dilinizde hem bakış açınızda kendinizce fark ettiğiniz bir değişim oldu mu?

Yollar Aynası ile birlikte öyküde yürümek istediğim yolu biraz daha netleştirdiğimi düşünüyorum. Bunun okur tarafından da görüldüğünü bilmek açıkçası beni mutlu ediyor. Bu kitaptan sonra “öykücü” olarak anılmam daha belirginleşti. Fakat ben kendimi hâlâ “öyküler yazmaya çalışan biri” olarak tanımlamayı tercih ediyorum. Gerçekten öykücü müyüm, bundan sonra hep öykü mü yazacağım, bunu zaman gösterecek.

Kuşlar, Pıtraklar ve Tıraş Sandığı, şiirsel anlatımın ve duygu yoğunluğunun öne çıktığı bir öykü kitabıydı. Bunu baştan tasarlayarak yapmamıştım elbette.  Öykülerdeki karakterler, kendilerini bu şekilde tamamlattırmıştı bana.

Yollar Aynasında ise şiirselliği koruyarak söyleyişteki keskinliğin biraz daha belirginleştiğini söyleyebilirim. Özellikle toplumsal olayların insan ruhunda bıraktığı tahribatı anlatma biçimim daha görünür hâle geldi. Bu nedenle ikinci kitabı farklı bir çizgi olarak değerlendirenler oldu. Ama ilkindeki de bendim, ikincisindeki de.

İnsan zamanla değişiyor. Bazı acemiliklerinden sıyrılıyor, yenileniyor, başka türlü bakmayı öğreniyor. Belki aynı şeyi söylemeye devam ediyoruz ama başka bir sesle, başka bir cesaretle söylüyoruz. İkinci kitapta eleştirel bakışın daha görünür olması da bununla ilgili. Hayata baktığım yerde yanlış olduğunu düşündüğüm şeyler vardı. Bazı insanların, bazı olayların, bazı durumların öyküsünün yazılması gerektiğine inanıyordum.

Öykülerimdeki ayrıksı tipler, herkes gibi olmayan insanlar, alışılmış düzlemde “Suya sabuna dokunursak başımız yanar mı?” düşüncesiyle uzak durulan meseleler, benim hayatı okuma biçimimden doğuyor. Bunlar bende iz bırakan şeylerdi. İkinci kitapta gördüklerimi ve beni rahatsız eden şeyleri dillendirme konusunda daha rahattım. Anlatılması gerektiğine inandığım şeyleri anlatmanın önemini daha fazla hissettim.

6. Öyküleriniz dışında Geçerken dergisindeki yazılarınız ve Kuşluk dergisindeki çocukların kalbine dokunan hikâyeleriniz de buluşuyor okurlarla. Bu tür çalışmalarınız hakkındaki düşüncelerinizi bir öykü yazarı bağlamında nasıl görüyorsunuz?

Beni yalnızca öykü kitaplarımla tanıyan bir okur, sadece öykü yazdığımı düşünebilir. Oysa benim yazma yolculuğum öyküden çok daha önce başladı ve uzun bir zamana yayıldı. Yolum hep dergilere vardı, dergilerden geçti.

Yazmaya daha çok deneme yazarak başladım. Kitaplar üzerine de yazdım, söyleşiler de yaptım. Yazmak benim için hiçbir zaman yalnızca bir türün sınırları içinde kalmak anlamına gelmedi.

Son iki yıldır Geçerken dergisinde her ay “Temaşa” adlı bir bölüm yazıyorum. Burada hikâyesi olan mekânları onların kendi dilinden, kendi gerçekliklerinden ve bende bıraktıkları izlerden hareketle anlatmaya çalışıyorum.

Çocuk edebiyatına ise 2026 yılına kadar bilinçli bir başlangıcım olmadı. Bu alanda yazmam gerektiğini söyleyen, fikirlerine önem verdiğim insanlar vardı fakat ben bu alanda hiç yazmamıştım. Çocuk edebiyatını çok geniş, çok hassas ve çok derinlikli bir alan olarak görüyorum. Başka bir donanım, başka okumalar ve başka bir yazma disiplini gerektirdiğini düşündüğüm için bu alana biraz çekinerek yaklaştım.

Kuşluk dergisinden Abdurrahman Ekin Bey’in davetiyle öyküler yazdım. Bu süreç benim için yeni bir öğrenme alanı yarattı. Mesleğim gereği çocuklarla iç içeyim. Onların okuyacağı metinlerin hangi düzeyde olması gerektiğine dair bir fikrim vardı ama bunun nasıl yazılacağı üzerine yeterince düşünmemiştim. Kuşluk ile birlikte çocuk edebiyatı üzerine daha fazla okumaya, güncel metinleri takip etmeye, Türk ve dünya edebiyatında çocuklar için yazan isimlere ve eserlere daha yakından bakmaya başladım.

Çocuklar için yazılan metinlerin yalnızca çocuğun yaş düzeyine göre kurulmasını yeterli bulmuyorum. Çocukların seviyesine göre kurgulanmış ama yetişkinlerin de keyifle okuyabileceği ya da bunun tam tersi şekilde yazılmış, edebî niteliği yüksek,  inceliklere yaslandırılmış metinler olması gerektiğine inanıyorum.

Öğrenerek, okuyarak, deneyerek yazmaya devam ediyorum. Yetişkinler için yazdığım öykülerde hayata hangi yerden bakıyorsam, çocuklar için yazarken de mümkün olduğunca aynı yerden bakmaya çalışıyorum.

Türler değişiyor, yaşlar değişiyor, kelimelerin gideceği yer değişiyor ama insanın hayata bakışı, gördüklerinden geriye kalan izler ve anlatma ihtiyacı bütün bunların altında kendi yolunu bulmaya devam ediyor.

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir