Mahalle Mektebi, Sayı:90
Temmuz- Ağustos 2026’yı 90. sayısı ile karşıladı Mahalle Mektebi dergisi. Dergi bu sayıda Ali Işık ile bir söyleşi yapmış. Öyküleri tanıdığımız Ali Işık bu kez Bir Şehre Vardım isimli romanı ile yazma serüvenini sürdürüyor. Işık söyleşide, öykünün eksilterek, romanın ise çoğaltarak yazılan bir süreç olduğunu vurgularken, Viyana dekorunda geçen romanıyla modern hayatın getirdiği yabancılaşmayı, insanın kendi iç sesini duyma çabasını ve ait olamama problemini ele aldığını anlatıyor. Ayrıca günümüz edebiyatının estetik bir tüketim nesnesine dönüşme tehlikesine dikkat çekerek, edebiyatın asıl amacının insana hazır cevaplar sunmak değil, onu derin bir arayışa yönlendirmek olduğunu ifade ediyor.
Söyleşinin soruları; Veysel Altuntaş’tan.
“Roman yazmadan önce bu kadar derin bir fark olduğunu düşünmüyordum. En nihayetinde iki tür de hikâye anlatıyorlar diye düşünüyordum. Evet iki tür de hikâye anlatıyor ama çok farklı anlatıyor. Öykü eksilterek düşünülen, kurgulanan ve yazılan bir tür. Romansa çoğaltarak yazılıyor. Bu çoğaltmanın kendi içinde bir dinamiği var. Roman, yazarına bir orkestra şefi titizliğini zorunlu kılıyor. Zaman, mekân daha geniş karakterler daha kalabalık ve tüm bu unsurların uyumunu metin boyunca yukarıda tutmak yazarın işini oldukça zorlaştırıyor.”
“Genel anlamıyla esas mesele insanın dünyada bulunma hâlidir. Bu hâli sorularla derinleştirebiliriz. Bu meseleyi okurun ya da yazarın daha iyi kavramasına vesile olacak yüzlerce yol, yöntem vardır. Edebiyat, insana bu hâli hissetme ve kavrama hususunda büyük imkânlar sunuyor. Benim mesele diye bahsettiğim şey sadece kendi meselem değil. Kendi yol ve yöntemim değil. İnsan aslında bu meseleyi hissetmeye, kavramaya ve anlamaya eğilimli yaratılmıştır. Onun içindedir. “
Melankoliyi Toplumsallaştırmak
Murat Demir, melankolinin kişisel bir psikolojik sorun değil; toplumsal dönüşümler, kapitalist düzen ve gelecek kaygısıyla şekillenen kolektif bir duygu olduğunu anlatıyor. Güvencesizlik ve yalnızlık gibi yapısal meselelerin bireysel yetersizlik sanıldığını söyleyerek melankolinin toplumsal çatlakları gösteren bir semptom olduğunu belirtiyor. Böylece bireysel sanılan keder ve kayıpların ortak toplumsal hafızayla ilişkisini gösteriyor.
“Toplumsal melankolinin önemli kaynaklarından biri de modern bireyin yaşadığı aidiyet krizidir. Geleneksel toplumlarda insanların kimlikleri büyük ölçüde aile, mahalle, din veya yerel topluluklar aracılığıyla şekilleniyordu. Modernleşme süreci bu bağların önemli bir kısmını çözerek bireye daha fazla özgürlük sundu. Ancak aynı süreç yeni yalnızlık biçimlerini de beraberinde getirdi. İnsanlar artık daha hareketli, daha bağımsız ve daha bireysel yaşamlar sürüyorlar fakat aynı zamanda daha kırılgan ilişkiler içinde bulunuyorlar.”
Anadolu’nun Sessiz Muhafızı Celâleddin Karatay ve Taşa Kazınan Fazileti Karatay Medresesi
Anadolu dergilerinin kendi şehirlerinin sesine kulak vermesini her zaman kıymetli buluyorum. Çünkü bu dergiler şehrin dışa açılan penceresi de oluyor. Bu sayıda Sultan Akdoğan, “Anadolu’nun Sessiz Muhafızı Celâleddin Karatay ve Taşa Kazınan Fazileti Karatay Medresesi” isimli yazısı ile şehrin tarihe açılan kapısından süzülerek bir eser üzerinden medeniyet okuması yapıyor.
“Selçuklu medeniyetinin ilme verdiği değeri, sanat anlayışını ve estetik mirasını geleceğe taşıyan bu yapı, ziyaretçilerine taşın, çininin ve tarihin iç içe geçtiği büyüleyici bir yolculuk sunmaktadır. Asırlar önce Emir Celâleddin Karatay tarafından özenle ilim yuvası olarak inşa edilen Karatay Medresesi, günümüzde de geçmiş ile gelecek arasında kurduğu köprüyle Anadolu’nun kültürel hafızasını yaşatmaya ve ziyaretçilere olağanüstü bir medeniyetinin ihtişamını anlatmaya devam etmektedir.”
Gece Yürüyüşü
Yürüyüş, insanın kendiyle baş başa kalma halinin en özellerinden. Gece yürüyüşü ise daha özeldir. Ruhu dinlendirir, insanın iç sesiyle konuşmasını sağlar. Hilal Uluğ, bir gece yürüyüşüne davet ediyor okuru. Toplumun yüklediği rollere ve hayatın getirdiği yalnızlığa karşı, insanın umutla ve dirençle kendi öznelliğini (kendi sesini) arama çabasını simgesel bir dille aktarıyor Uluğ.
“Yürüyorum bir gece vakti. Ne ay ne de yıldızlar var gökyüzünde. Bir kutunun içine kapatılmışız sanki. Evlerin açılan kapılarından rutubet kokusu dağılıyor. Gariban çocukluğum kadar gerçek ve samimi. İçim gidiyor, yaklaşıyorum biraz da olsa görebilmek için. Kafamı uzatsam çocukluğumla burun buruna geleceğim. Korkuyorum. En güzel zamanlarımı mahvetmekten korkuyorum. O kadar inanıyorum, o hiç görmediğim evdeki kendime. İnsan bu, hep bir şeylere inanmalı. Yoksa her yer yol olsa ne yazar.”
Hoşça Bak Zatına!
Meryem Hilye, yaylada topladığı zehirli çiçeklerle, farkında olmadan kalbinde taşıdığı zehirli insanları birbirine benzetiyor. Kişi, kendisine acı çektiren bu insanlara alışıp bağlanıyor ve onların zehrini fark etse bile bir türlü kurtulamıyor. Bazı insanların ruhunun zehir, bazılarının ise panzehir olduğunu ve kişinin kendine dönüp zararlı olanları hayatından uzaklaştırması gerektiğini anlatıyor.
“Kimisinin bakışları size iyi gelmez. Ruhları ise hiç ruhunuzun seviyesine ermez. Var gibiler ama yok gibi hissetmenize nedendirler. Kimisi ot bitmeyen tarla misali kendilerine dahi faydaları yoktur. Sözünde durmaz sürekli dalkavukluk ile hallenirler. Onlarlayken içiniz daralır, ruhunuz sıkılır hemen saat geçsin de uzaklaşayım şuradan dersiniz. Çünkü ruhları karanlık ve zehirlidir o zehir size tesir edince rahatsız olursunuz!”
Yakın Okumalar
Bu sayıda yakın okumalarda; Abdullah Kasay, Halil Ziya Doğruöz, Rümeysa Oğuz ve Selma Maşlak var. Yazarlar yeni çıkan kitaplarına, yazma yolculuklarına dair soruları cevaplamışlar.
Abdullah Kasay- Sorular: Fatma Nur Uysal Pınar
“En başta öğretmenim evet. Öğretmenlik ikliminin dinamikleri bir edebiyatçı için elbette çok daha itici bir güç. Farklı kültür farklı duygulardan insanlarla, çocuklarla gençlerle bir araya gelmenin “hayret” duygumu pekiştirmesini önceliyorum daima. Öğretmen yazarların artması da muhtemelen bu canlı hayatın, insan psikolojisinin tam merkezinde yer almanın ve o filtrelenmemiş duygulara şahit olmanın getirdiği tabii bir sonuçtur. “
“Uyandığında düş gören karakter az çok bu dünyanın anlamının bu dünyada olmadığını bilir. Biz o anlama yaklaşmaya çalışıyoruz hep. Yol, tam olarak bu arayışın kendisi. Ne kadar ağır şeyler yaşansa da, olup bitene kayıtsız kalmama kısmında yazıya, söze sarılıyoruz. İnsanın varoluşsal kaygılarıyla başa çıkmak için sürdürdüğü bu yolculuk, aslında alternatif dünyalara sığınmaktan çok, insanın kendi gerçeğine dönmesi için bir yoldur.”
Halil Ziya Doğruöz- Sorular: Nihan Özebeoğlu
“Final cümleleri hikâyenin kapısını kapatmaktan çok, okurun zihninde hangi aralığı bırakacağıyla ilgilidir. “Gözü hâlâ kapıdaydı. Muhtemelen hâlâ da kapıdadır.” cümlesinde de böyle bir açıklık olsun istedim. Hikâye bitiyor fakat bakış bitmiyor. Kapı artık yalnızca fizikî bir eşik değil, karakterin iç dünyasında kapanmamış bir ihtimal olarak kalıyor.”
“Kitaptaki Arapça, Latince, felsefî ya da dinî göndermeler benim için vitrin süsü değil. Onlar karakterin zihninden geçen akışın parçaları. Dil burada yalnızca anlatmıyor; yokluyor, kazıyor, bazen de dibe kurşun indiriyor. Ben her şeyi okurun avuçlarının içine bırakmak istemedim. Biraz yaklaşsın, biraz eğilsin, biraz suyun altına baksın istedim. Çünkü bu kitapta asıl hikâye çoğu zaman yüzeyde değil, dipte kıpırdayanda.”
Rümeysa Oğuz – Sorular: Yasemin Coşkun
“Bence yeryüzündeki bütün insanlar hakikate ulaşmaya çalışıyor. Bu arayış tarihin tekerrürü gibi insanda da tekrarlanarak tezahür ediyor. İlk insandan beri var olan, toprak kavgası, aşk, savaş, hırs, özlem değişmiyor. Bu bağlamda ele alınca zaman geçse, yaşama biçimlerimiz değişse, eşyalarımızın işlevi artsa da duygularımız ve onların bizi yönlendirmesi hep aynı kalıyor. Dün nasılsa bugün de aynı.”
“Okurken, hayatın sahiciliğini zihin dünyamın eşiğinde bırakıp dalıyorum okuduğuma. Yazarken de yaşarken de eşikleri aşamalar belliyor, açtığım yeni kapıdan içeri girdiğimde eşikte bırakılması gerekenlere yüksünmüyorum. Bu benim için biraz yaşamayı kolaylaştırmak, dağınık zihnimi kategorize etmek, biraz da sınır çizmek anlamına geliyor.”
Selma Maşlak – Sorular: Ayşe Ay
“Son zamanlarda böyle metinlere “anlatı” denilmeye başlandı. Daha isabetli, şemsiye bir kelime. Ben de öyle zannediyorum ki anlatıya yakın hissediyorum kendimi. Okur olarak fazla heyecanlı, hareketli metinler, büyük hadiseler büyük karakterler sevmiyorum. Bu yazdıklarıma da yansıyor elbet. Ben kendimi daha çok deneme ile öykü arasında bir yere koyuyorum.”
“Öykü hacmi itibarıyla derginin sınırlı sayfalarına kolayca yerleşebilen bir şey. Bu yönüyle öykü yazarları, romana kıyasla tabii daha kısa zamanda dönütler alabiliyor, sesini sınayabiliyor, daha kısa zamanda görünür olabiliyor. O nedenle dergiler ve öykücüler arasında hep doğru orantı olmuştur. Aslında geçmişte yazılmış romanlarımızın önemli bir bölümü de tefrikadır. Televizyonun olmadığı o dönemde bu tefrikalar eğlence aracıydı bir nevi.”
Mahalle Mektebi’nden Öyküler
Sadık Yemni- Hedef 111
“Mesut Duran gözlerini açtığında son birkaç dakikanın anıları diriliverdi. Karşıdan gelen bir kamyon birden onun olduğu şeride geçip üzerine doğru gelince direksiyonu sağa kırarak frene basmış, dikiz aynasında bir süredir farlarını gördüğü araba da arkasından vurarak onu uçurumun kenarına sürüklemişti. Bariyer inşaatı uyarısı için konmuş korkulukları parçalayarak ve onları sürükleyerek kaymış neyse ki uçuruma düşmemişti.”
“Mesut’un elindeki şirket bilgileri ve eski bir hacker olması onu çok hızla hayati verilere ulaştırmıştı. Birinci anahtar safari kelimesiydi. Çok özeldi ve patron yanında sevgilisini götürememişti. Kız safarinin niteliğini biliyordu. Gidemediğine biraz memnun gibi bir hali vardı ayrıca. Bu arada patronun not defterindeki en yeni kayıtlardan biri çok yardımcı olmuştu.
Hedef 111 müthişti.”
Jale Önder Darıcı – Bir Beyaz Tülbentti Sevdiğim
“Pazar yerlerini de pazarlık yapmayı da oldum olası sevmem. İki kilo soğana ederinden beş kat fazla isteseler sorgusuz sualsiz veririm. Hanım, bu huyumu bildiğinden yıllarca beni uzak tuttu bu işkenceden. Kendisi salı pazarında tereyağının en sarısını, peynirin en iyisini bulmak için saatlerce dolaşır. Market yağından, peynirinden kaçar; hiçbirini eve sokmaz. Pazardaki kadınlarla da ahbap olmuş. Zehra ablam gelir birazdan diye meyvelerin, sebzelerin en güzellerini o gitmeden ayırırlar.”
“Çaresizlik, işte şimdi de ben çaresizim. Ama seninkinin yanında lafı mı olur? Utandım. İnsan karısının, can yoldaşının gözlerine yıllarca bakıp da acısını anlayamamışsa yazıklar olsun ona. Yazıklar olsun bana!”
“Artık ben gidiyorum pazara. Kadınlar tek tek soruyorlar. Özledik, bi gün koluna gir de getir, hasret giderelim Zehra ablayla diyorlar. Söz, diyorum. Biraz toparlasın, yavaş yavaş getiririm. O da can atıyo sizleri görmeye.”
Ramazan Kayaoğlu – Geçip de Geçmeyen Şeyler
“Sunucunun sözünü bitirmesiyle kamera yakın çekimle yaşlı kadını ekrana taşıdı. Üstündeki pembe çiçekli mor elbisesi, iki örgü yapılmış saçları, bembeyaz yüzüne serpilmiş çilleri ile yaşlı kadın, bir süre kameraya doğru baktı. Sonra yutkundu. Bu sırada nefes alış verişi hızlanmıştı. Diliyle ince dudaklarını ıslatıp sadece “Şey…” diyebildi.”
“Yaşlı kadın, belki uykusuzluktan, belki yorgunluktan belki de sadece yaşlılıktan iyice şişmiş göz torbalarına küçük bir damla yaş dökerek “Otuz üç yaşında olmalı. Yirmi yıldır ondan hiç haber alamıyorum.” dedi.”
“Sunucu, yaşlı kadına doğru yürüdü. İlk önce küçük bir bebeği uzaktan sever gibi yaşlı kadına baktı. Sonra yanına oturup ona sarıldı. Bu sırada yaşlı kadının gözleri iyice dolmuştu. Bir eliyle akan burnunu silmeye çalışıyor diğer eliyle oğlunun resmini hala sıkıca tutuyordu.”
Eyüp Erhun Köse- Mercek
“Koridorun genleşen karanlığı, dış kapının dürbününden sızan o keskin ışıkla boydan boya yarıldı.
Bir mermi gibi koridorun sonuna saplanmıştı ışık. İnce ve hesaplı. Durup baktım; toz zerreleri o ışık huzmesinin içinde, karanlığın etrafında dönüp duruyordu. Koridorun sarı ışığı dürbünden süzülüp parke zemine küçük, titrek bir leke bırakmıştı.”
“Uykunun o ağır, gri bölgesine sızmaya çalıştım. Olmadı. Zihnim, koridordaki o ince ışık hattına takılı kalmıştı. Odadaki eşyalar, karanlığın içinde formsuz kütleler gibi duruyordu. Dışarıda birinin merdivenlerden çıkışını, anahtar sesini ya da bir kapının kapanışını bekledim. Hiçbir ses gelmedi. Apartman boşluğu, o donuk ışığın içinde sessizce asılı duruyordu.”
Mahalle Mektebi’nden Şiirler
Çoğaltabiliriz daha, ama gereği yok
Dengesizlikleri dengelemeye de çalışmayız burada
Kara suratlardan nasıl bir hinlik çıkacağını düşünmeyeceğiz
Onların başka bir gün şen kahkahalar oluşundan
Başka bir gün gül ağaçları gibi
Çiçeklenişiyle şenlendirip açılışından da bahsetmeyeceğiz
Ömer Yalçınova
Burada anlatılmak istenen nedir dendiğinde
Olmadık şeyleri işaret ediyorsun
Olmadık şeyler mesela bir elin taraması bitleri
Adını kaç yaşında yazdın eşyaya
Karıncalanıyorsun çocuklara bakarken
Bir köşede çocuklar çocuk ve köşe
Cihad Demir
Titriyor vagonlarım boydan boya şehrimde
Menzilini kaybetmiş mermi gibi gezerken
Dört nehirle at sürsem kaybolmuyor izlerin
Nafile kaç millet bassam da kasketine
Toprağımın altı sen
ve kulağımda çınlayan sesin
Şeyma Çiçek
Savaşta ölüler sayılmaz diyorsun
Alnında bir ur, kendini yiyerek
Alnında bir kurşun, merhametten geçerek
Sen bu kadar ben içinde kaybolmadın ya
Bir kurşun da senin göğünün çatısına
Bir kurşun gözlerinin yankısına
Uğur Saraç
Hararet, Sayı:12
“Her şeyin hızlandı/rıldı/ğı bu çağda, hala bir şeyleri alelacele yapmıyor olmak, sisteme karşı en büyük direniş olsa gerek. Hızlıca yemek yiyor, hızlıca bir yerlere gidiyor ve hızlıca işlerimizi halletmeye çalışıyoruz. Öyle ki film izlerken bile normal hızda değil, 1,5x’te vs. izleyen yığınla insan var, zaman boşa geçmesin diye… Oysa hayat bir otobüs yolculuğuna benzer. Bir pencereden bakarken, mutlaka diğer tarafı kaçırırız. Her iki tarafı da izleme çabası, günün sonunda sadece baş ağrısı getirir. Zira bu mümkün değildir.” ( Hararet- 12 sayı Takdim yazısından)
Hararet dergisi 12. sayısına ulaştı. İz bırakan, ses getiren bir havası var Hararet’in. Bu sayıda da aynı duruşu desteleyen çalışmalar yer alıyor dergide.
Araçsallaşan Müttefiklik
Zekeriya Pala, devletlerin ittifaklarını pragmatik çıkarlar üzerine kurduğunu, bu birlikteliklerin zamanla güçlü tarafın zayıfı araçsallaştırdığı asimetrik bir ilişkiye dönüştüğünü anlatıyor. Böyle bir ittifakta zayıf aktör, savaştan kazansa bile aslında kaybeder çünkü aldığı ödüller onu daha da güçsüz bırakır ve asıl bedel, sonraki hesaplaşmada ilk elden gidecek yer olarak belirir.
“İzahat gereği, araçsal ittifak: mücadelede aslolan amaç ve idealin yerine makyavel kârını koyar yani karşılıklı menfaat ortadan kalkar ama yinelemek gerekir ki bunu sadece güçlü taraf bilirken zayıf taraf hatadan dönme zamanı geçtikten sonra tecrübe eder. Bu tıpkı bir makası, kesmekte fayda görülen bir işte kullanmak gibidir şayet makasın bilinci olsaydı bile zayıflığı dolayısıyla kesme işleminde el tarafından uygulanan kuvvete binaen kendisi de kişiyi kullanıyor zannederdi. İşte sarih bir şuursuzluk ancak bu kadar nüksedebilir.”
Bu Terslikte Bir “İş” Var
Sudem Metin, Malezya’daki “Z Kuşağı Huzurevi” örneğinden yola çıkarak gençlerin yaşadığı tükenmişlik ve huzursuzluğu ele alıyor. Bu durumu kapitalist sistemin ürettiği bir sonuç olarak görüyor; sistem önce bireyi baskı ve haz odaklı yaşamla huzursuz ediyor, ardından bu huzursuzluğu gidermek için ücretli çözümler sunarak huzuru da bir metaya dönüştürüyor. Yazara göre asıl kurtuluş, bu görünmez ipleri fark edip bilinçli tercihlerle ve sabırla hayatın öznesi olmaktan geçiyor.
“Z kuşağı –ki bu da kapitalist sistemin ürettiği bir tanımlamadır– sürekli bilgi bombardımanına, sosyal medya baskısına ve tüketim kültürünün hızına maruz kalmaktadır. Bu durum, onların çok kısa sürede çok fazla olay ve duygu değişimi yaşamalarına neden olmakta ve gençleri vaktinden önce yormaktadır. Sonuç olarak bireylerde sürekli bir halsizlik, yorgunluk ve isteksizlik ortaya çıkar. Bununla birlikte tatminsizlik, depresyon ve çeşitli hastalıklar zamanla huzurun yerini alır; kişi en doğal yaşam pratiğinden –hakkından- yoksun kalır. Bu yoksunluğu da ücretli hizmetler yoluyla kapatmaya çalışır. Bu aşamada birey için huzurevleri sadece yaşlıların değil gençlerin de ruhsal ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılayan alternatif çıkış kapıları haline gelir.”
Umut Sağanağında Bir Damla: Umut Sağanağında Bir Damla: Erdem Bayazıt
İbrahim Gürel, bu sayı bizi Erdem Bayazıt’ın şiir ve gönül dünyasına davet ediyor. Şiirlerinden, çalışmalarından örneklerle bir adamını bir şairi anlatıyor Gürel. Rahmetle…
“Bozgunlar içinde kalmış, şuurunu yitirmiş insanlığı düştüğü bu zor durumdan çekip çıkarmaya gayret etmiştir. Şiirlerinde romantizmin gelip geçici ilhamlarından izler bulmak imkânsızdır. Onun zihninde varlıklar bir varoluş gerçeği düzlemindedir. Modern yaşamların içinde kaybolan aşkı, inancı ve insanı kurtarma derdindedir Bayazıt aynı zamanda. İçinde yaşadığı çağın kuşkulara sebep olan yanlışlarına dikkat çekerek yargılar. Ona göre şair haksızlığa uğrayanların ve masumların sözcüğünü yapmalı, insanlığın türlü sorunlarını her daim gündemde tutmalıdır. Tüm bu kayıplar içinde ise insanlığın en önemli yitiğinin sevgi olduğuna inanır. Sevgi her kapıyı açacak anahtardır.”
Şeytanın Mektepleri
Alev Alatlı’nın sözlerinden yola çıkarak Cizvit Cemaati’nin tarihsel kökenlerini, yapısını ve misyonerlik faaliyetlerini ele almış yazısında Taner Teber. Cemaatin eğitim yoluyla yayıldığını, Laureate gibi fon ağları üzerinden Türkiye’deki özel okulları finanse ettiğini ve bu okulların milli değerlerden uzak, kendi kurallarına bağlı bir zihniyet yetiştirdiğini belirtiyor. Yazara göre bu durum bir beka meselesidir ve “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ülküsüne aykırı olan bu girişimlere baştan izin verilmemelidir.
“Bugün Cizvitler tarafından fonlanan birçok eğitim kurumunun varlığı bilinmekte olup bunların en meşhurlarından biri Laureate eğitim ağıdır; Amerika, Kanada, İngiltere ve Türkiye’de çeşitli okullarla iş birliği hâlindedirler. Vatan, bayrak, devlet, töre, mukaddesat bilmeyenler tarafından fonlanan bu okulların Türkiye’nin sözde elitleri tarafından ilim-irfan yuvasıymış gibi parlatılması abesle iştigal etmekten fazlasıdır. Daha önce de söylediğimiz üzere; kâfir zaten kâfirdir, düşmanlığını açık açık yapmaktadır ve görünürdür! Ancak münafık “biz” gibi davranan, bizim olanla iş gördüğünü iddia eden, bizim anlam-değer setimiz içerisinden bazı cüzleri kullanarak kâfirlik yapandır! Bu okullar kendi tarlamızda ayrıkotu yetiştirmektedir; sözde elitler de bunu bir modernlik emaresi olarak satın almaktadırlar.”
Amasyalı Osman Turan’ın Sosyal Medya Eşkıyalarına Şöyle Bir Baktığıdır
Faruk Sarıkavak, Süleyman Çobanoğlu şiirinden hareketle bir durum değerlendirmesi yapıyor. Bir gencin kendi imkânlarıyla yaptığı zırhı sosyal medyada paylaşmasını ve bu paylaşıma gelen ağır eleştirileri konu alıyor. Sarıkavak, zırhın işlevselliğinden çok, bu gencin vatan sevgisiyle üretme çabasını ve duruşunu takdir ederken, sosyal medyadaki yorumcuların bu çabayı alaya almasını ve genci aşağılamasını şiddetle eleştiriyor. Ona göre bu durum, milletin manevi dinamiklerini anlamayan ve kendi içinde hiçbir üretim çabası olmayan kesimlerin ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Maalesef ülkemizde ahlak sınırlarını alt üst eden sosyal medya yorum terörü var. Sınır tanımayan ahlak yoksunlarının klavye başında değer gözetmeden yaptıkları yorumlar insanlığı da incitecek boyutu çoktan geçti.
“Osman Turan’ın yaptığı bu zırhın, çağımız koşullarında işlevselliği üzerine kafa yoracak veya bunu övecek değilim. Elbette ki bu zırhın en azından mevcut haliyle işlevsel olmadığı aşikâr. Ancak bu kardeşimizin niyeti, hedefi ve bu doğrultuda ortaya koyduğu ürün, bana bu millete dair hala bir şeylerin diri kaldığını hatırlattı. İçindeki milli ve manevi duyguların dışavurumu o zırh! “Vatanım için ne yapabilirim” sorusuna kendince verdiği cevap o zırh! “Suça Sürüklenen Çocuk” diye anılmak yerine “Bu memleketin öz evladı” diye anılmak için ortaya koyduğu gayretin sonucu o zırh! Kurtuluş Savaşı yıllarında bu milletin yığınla yoksulluk ve imkânsızlık içinde verdiği mücadeleyi, kendi yoksulluğuyla yorumlayıp, harmanlayıp; tıpkı o yıllardaki gibi dimdik duruşun resmi o zırh!”
Hararet’ten Öyküler
Meltem Ali – Yara Bandı
“Bana uzaktan bakıp gülümsemelerini özlemişim. Yanlarına gidip sarıldım. “Abla seni çok seviyorum,” dedi Zehra. Fatma ise sessizliğini bozmadan taşın üstüne tekrar oturdu. İki kaşının ortası havadaydı. Bir yandan da parmağını tutuyordu. Ne olduğunu sormamı bekliyor gibiydi.”
“Yeni yaranın açılış anına şahit olduğum o gün annesi Fatma’yı duvara çıkarmış başında bekliyordu. O ise asma yapraklarının arasında kaybolmuştu. Yaşlı bir adamın yol kenarındaki bahçesinden yaprak topluyordu. Gönüllü yapmadığı yüzünden belliydi. Bütün çocuklar gibi masumdu. Ama kaçmaya da gücü yoktu.”
Tuba Çatpınar – Bâr-ı dil
“Ömrümün son nefesindeyim. Senelerdir yattığım yataktayım yine. Odamın her köşesi hatıralarla dolu. Hatıralarım ne ömrüme ne de gönlüme sığmıyor artık. Ağlamalarım ve kahkahalarım birbirine karışmış yankılanarak bana veda ediyor sanki. Torunlarımın hırkasını şu köşede ördüm, ilmek ilmek sabrımı da örmüştüm orada. Şu kapının eşiğinde vedalar birikmişti, gidenlerin ardından susmayı öğrenmiştim.”
“Odanın havası ağır. Perdelerin arasından gün ışığı ince bir çizgi hâlinde duvara vuruyor, saat ilerledikçe o çizgi de yer değiştiriyor. Nefesim göğsümde birikip kalıyor, her soluk sanki sonuncusuymuş gibi acı veriyor. Ellerim, alnım, dudaklarım soğuk ama yüreğim yanıyor. Artık doktor bile gelmiyor, etrafımdakileri avutmak için bir serum takılıyor can damarıma. Bir sessizlik var odada, herkes nefesimi takip ediyor. Kimsenin söylemeyip gözyaşlarında biriktirdiğini ben biliyorum.
Bu bekleyiş, veda için.”
Sümeyye Baştürk – Sessiz Çığlık
“Uyuyamayacağını anlayınca kalkıp pencereye doğru ilerledi. Yol ortasında duran ve oradan oraya yürüyen kedilere dikkat kesildi. Başıboş gezen, canı nerede uyumak isterse oraya serilen hayvanlara imrendi bir an. Ne güzel şey özgürlük, diye iç geçirdi. Ara sıra başını kaldırıp tekrar başını uyuşmuş şekilde ayaklarının arasına gömen sokak köpekleri bile daha mutlu geliyordu gözüne.”
“Aniden bastıran yağmur camları dövmeye başladığında sokak lambasının odaya düşen ışığı da azalmıştı. Metin Bey, pencere kenarından dolaba doğru yöneldi. Bir şey kaybetmiş gibi telaşlı halde ceketinin cebini yokladı. Sonunda iç cebinde aradığını bulmuştu. Oradaydı işte. Bir gün sonra Ankara’ya alınmış tek gidişlik bir tren bileti. Bu sefer kararlıyım, dedi cılız bir sesle. Ne yazdığını okuyamasa da elinde tuttuğu kâğıdın tren bileti olduğundan emindi. Bu sefer geri dönüş yok, gideceğim diye geçirdi içinden. Bileti rast gele katlayıp tekrar ceketinin cebine koydu.”
Hararet’ten Şiirler
Çağın içinden geçiyorsun
Aynanda çukur gölgenin izleri
Örselenmiş yalnızlıklarla çölden
Mağara deliklerine taşıdın
Sır tutmuş Musaların gömleğini
Çağın dışından geçiyorsun
Etrafında buzdan kaleler var
Şişirilmiş yüzlerle hesapladın
Estetiğin sanatsal ölçüsünü
Boynu tutulan köleye evlerde
Hapsedilen atların özgürlük
Hikâyesini anlattın durmadan
Kübra Acarer
beni yoluna koy Allah’ım
memur maaşıma dokunmadan
kanatmadan bağrımdaki yarayı
benden öncekilerin imtihanına tutulmadan
biliyorum başımı belaya koydum
-ama sen beni yoluna koy Allah’ım
yaklaşmamalıydım suyuna bu dünyanın
dört taksit imkanı var beyefendi dendiğinde
Resulullah duymasın üzülür diyebilmeliydim
üzdüm üzüntünün bile uğrarken çekindiğini
bu kelimesizlikte kalmadı artık kararım
-bana bir nedamet ver Allah’ım
Samed Kaplan
Fakat sevdiğim hüzün değmeyince yastığa
Yani kalp vurmayınca Göğse
Bir harp yorgunluğu yoksa nefesimizde
Var olmak Yaşamak sayılmıyor
Ceketsizsek yağmurun ortasında
Çarpmıyorsa tütünümüze Ankara rüzgarı
Terletmiyorsa ellerimizi hoyrat sevgimiz
Yani şairce savaşmak yokluğunla sevgilim
Büyük bir devrim oluyor.
Mücahit Danabaş
Düşlersen, Sayı: 12
Yıl:2, Sayı:12 diyerek gönül hanemize konuk oldu Düşlersen dergisi.
Mesut Uçakan ile yapılan bir söyleşi ile başlıyor dergi. Bu söyleşi sadece bir yönetmenle yapılan söyleşi olarak görülmemeli. Aynı zamanda dergi kendi şehrinin bir değerini de sayfalarına taşımış oluyor. Uçakan; film çalışmalarından, yeni çalışmalarından bahsediyor söyleşide.
“Sinema bir sanattır ama bu eğlencelik özelliğinden dolayı diğer hiçbir sanat onun kadar revaç bulmamıştır. Şiir, musiki, resim sair diğer sanatlar kozmopolit bir şehir olan Kırıkkale’de zaten küçük bir elit kesimin ilgi alanındaydı. Biz de o alanda var olmaya çabalayanlardık. Şiir, hikâye, roman yazmaya, resim yapmaya düşkündük. Bizim bile hayallerimizi süsleyen, arkadaş sohbetlerimizi dolduran bir olaydı sinema.”
“Şu sıra, TRT 2 için “Hayatın Mavi Rengi-Sanatkâr Gönüller” isimli 13 bölümlük bir dizi çalışması yapıyoruz. Hâkim, savcı, emniyet mensubu, doktor, öğretmen gibi kamu görevlilerinden sanatla uğraşanların sanatsal öykülerini anlatıyoruz.”
Soruşturma- Türkiye’de Okuma Kulüpleri
Düşlersen’in soruşturma konularını çok önemli buluyorum. Titizlikle hazırlanan ve konunun uzmanı isimlerin konuk olduğu bu soruşturmalar günümüz edebiyatının da nabzını tutuyor. Bu sayının konusu; Türkiye’de Okuma Kulüpleri. Okumanın sıradan bir eylem olmadığının altının titizlikle çizildiği bu topluluklar kitaba da olması gereken değerin verildiği güzide kulüpler.
Öykü Kadınlar (Hande İkbal)
“Açıkçası biz okuma grubundan daha çok bir yazar grubuyuz. Cumhuriyet dönemi kadın romancılarımızdan Muazzez Tahsin “Bence edebî bir cereyan yaratabilmek için edebiyatçıların birbirleriyle bir parça görüşmeleri tanışmaları lazımdır. İyi kötü bir teşekkül yapmalıyız. Evet birbirimizi tanımıyoruz, bu büyük bir eksikliktir.” diyor. Yazmaya ve kendimi geliştirmeye ihtiyaç duyduğum bir dönemde dergilerdeki yazılarımızdan birbirimizi tanıdığımız kadın arkadaşlarımızla mesajlar üzerinden öykü ve yazılarımızı, okumalarımızı karşılaştırıyorduk zaten.”
“Kadın kadının yurdudur inancıyla birbirimizi her anlamda destekleyici, yol gösterici hatta bütünleyici bir tavırla kapalı oturumlarda bir araya gelmek, günümüzün (abartılı olsa da) objektivist yaklaşımı yanında büyük bir lüks.”
KitapHaber Okuma Hareketi (Gurbet Lüy)
“Okuma listemiz KitapHaber sitesi genel yayın yönetmeni ve birkaç üyeden oluşan bir kurulla belirleniyor. Ancak ekip kitapları seçmeden önce hangi illerde temsilcilikler varsa o illerdeki üyelerden ve temsilcilerden listeler rica ediyor. Bu listelerin ve ekibin hazırladığı kendi listelerinin çerçevesinde bir yıllık okuma planı oluşturuluyor. Genellikle edebî yönünüzü geliştirecek, farklı bakış açıları kazandıracak ve okura fazlasıyla katkısının olacağı düşünülen kitaplar seçiliyor. İçlerinde şiir, çocuk edebiyatı, deneme, roman, öykü gibi türleri barındırıyor.”
Kuşlukta Yazarlar Topluluğu (Ayşe Filiz Yavuz)
“Topluluğumuz; sadece bir kitap topluluğu değil, ihtiyaç duyulan konularda makale, ortak kitap yazmak ve yeni yazarlara editörlük desteği vermek, üzerinde çok tartışılan kitaplarla ilgili değerlendirme yapmak amacındadır.
Editörlük istekleri bize yazarlar tarafından iletilmekte, bu kitaplar listelenip, uygun tarihlerde yazarlar sırasıyla davet edilerek kitapları yüz yüze görüşülmektedir. Kitaplar üyelerimize on beş gün önceden gönderilerek incelemeye yeterli zaman verilmektedir.”
Söyleşi-Yorum Okuma Kulübü (Mutlu Özçelik)
“Grup üyeleri içinde daha önce kitap kurdu olan arkadaşlar var. Bazı arkadaşlar daha önceden düzenli okuma alışkanlığı kazanmamışlar. Grup sayesinde düzenli kitap okuma alışkanlığı kazanılmış oluyor. İnsan kendine verdiği sözü tutmayabiliyor ancak başkasına söz verince görev addediyor. Bir müddet sonra okumadığımız günler suç işlemişiz hissine kapılıyoruz.”
Seller Gibi Okuma Kulübü (Selda Kara Bilen)
“Okudukça ve aynı kitap üzerine farklı yorumları dinledikçe okuma kulüplerini keşfettim. Birçok kulübe katıldım, bana ilham veren yönlerini ve eksik bulduğum noktaları gözlemledim. Sonunda herkesin kendini rahat hissedebileceği, katılım konusunda baskı hissetmeyeceği ve dilerse sadece yazılı yorumlarıyla da sürece dahil olabileceği bir okuma kulübü kurmaya karar verdim.”
Hemdem Okuma Kulübü (Esra Çavuşoğlu)
“Okuma kulüpleri, her şeyden önce düzenli ve disiplinli bir okuma alışkanlığı kazandırır. Ancak en büyük katkısı, aynı kitaba birçok pencereden bakabilme yetisini geliştirmesidir. Bilhassa kitabın yazarıyla sohbet edebilmek, eserden en yüksek düzeyde istifade etmemizi sağlar. Farklı okurların gözlemleri birleştiğinde metinden alınan verim en üst noktaya çıkar. Ayrıca kulüplerin sosyal becerilerin gelişiminde de büyük rolü vardır.”
Düşlersen’den Öyküler
Demet Karakaya – Beşe Kadar Say
“Ben iki çocuk doğurmuşum, neymiş ki doğum acısının yanında… Anam da böyle diyor. Bilmiyorlar ki ben acıdan değil, ölmekten korkuyorum. Ya narkoz aldıktan sonra bir daha açamazsam gözlerimi? Sonsuza kadar kapatırsam ne olacak kuzularıma? Allah korusun, aklıma böyle kötü şeyleri getirmeyeyim ameliyattan önce.”
“Bağırıyorum yardım edin ölüyorum, sedyem hızla hareket etmeye başlıyor. Hastabakıcı bir yarış arabası gibi sedyeyi yan koridora taşıyor. Göğsüme bir şeyler takıyorlar, yandaki cihazdan “bip bip” sesleri yükseliyor. “Tansiyon alın!” diyor hemşireye. “Nabız…” diyor, devamını duyamıyorum. Gözlerimi açmaya çalışıyorum ama ne mümkün; giderek ağırlaşıyor ve sonunda gözlerim kapanıyor.”
Hülya Çelik Sevim- Hezeyan
“Herkesin bakışlarında tanıdık bir iz görüyor ama içindeki hezeyanların yarattığı eksiklikten bir türlü kurtulamıyordu. Bir zamanlar geçmişin izlerinin çok canını yaktığını hissediyor; şimdi ise daha derin bir acı gibi dokunuyordu. Kendinden ürktü. Bir taş fırlattı suya, dalgalar, sessizliği yararak daireler çizdi. Ellerini cebine soktu. Uçsuz bucaksız görünen suyun, sonsuzluğu andıran görüntüsü onu daha da ürpertti.”
“Bir süre sonra evden çıkmış, aynı yabancılığı bu kez üzerinde taşıyarak hastanenin içine girmişti. Koridorlar sessiz, beyaz ışıklar ise gözlerini kamaştırıyordu. Doktor ondan büyük bir tünel gibi metal gövdeye girmesini istemişti. Görünce biraz korkmuş olsa da, sıkışıp kaldığı hücreyi andıran makineden çıkan acayip sesler arasında kaldı. Gözlerini kapattığında, karanlığın içinde hafif bir pembe bulut ışık olup süzüldü. Bu gürültü içinde bir şeyleri hatırlamayı çok içten diledi. Yükselip alçalan sesi, beynine inen keskin yumruklara dönüşüyordu.”
Meltem Ali – Naneli Şeker
“Kapının sesini duyar duymaz pencereyi aralıyor, yeleğinin cebinden çıkardığı naneli şekeri elime tutuşturup beni okula uğurluyordu. Yıllarca sürdü bu. Keşke evine başka insanlar da girip çıksaydı. Bana bu kadar bağlanmasaydı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Hiç mi kalkmaz insan yerinden diyordum. Pencerenin yanındaki koltukta sürekli yolumu gözlüyordu. Hayatında bir ben vardım bir de televizyonun içindeki oyuncular. Ses olsun diye geceleri bile kapatmıyormuş, öyle demişti bir keresinde. Yalnızlık zormuş. Neden olsun?”
“Yazları sahile giderken hep dikkatimi çeker. Yolun belirli yerlerine çöpler toplanır. İnsanlar atıp geçerler. Nasıl olsa temizlenecektir. Ama temiz bir yerse atmadan önce duraksarlar. Hatır için deriz mesela. Karşımızdaki kişinin kalbini hoş tutmak için yapalım ne olacak deriz. İstemeyerek de olsa fedakarlıkta bulunduğumuz zamanlar olur. Sevmeden olur mu bu iş? Ya karşımızdaki insanın talebi kalbi değilse? İlk çöp atılmış olur. Yanlış kararlar ardı sıra gelir ve kalp kirlenmeye başlar.”
Afide Nur Tonğa- Domates Yeşili
“Kolundaki marteniçkayı evinin avlusundaki iğde ağacına bağladı. Kurdukları salıncak hafif hafif sallanıyordu. Çiçeklenmişti. İğde ağacının çiçekleri adaçayı sarısıydı. Marteniçkanın beyaz ve kırmızı ipleri uçuştu. Leylekleri görürse dileği gerçekleşecekti. Başını kaldırıp önce sallanan iplere sonra gökyüzüne baktı. Dağılan bulutlar güneşi örtüyordu. Gözlerini kısmak zorunda kaldı. Birden üşüdü. Teni ürperdi. Ayaklarının altındaki toprak soğudu. Domates fidelerinin kokusu burnuna doldu. Dikecekti.”
“Kalktı. Evinin kapısının önünde durdu. Islak çoraplarını çıkardı. Üzerindeki kıyafetleri makineye attı. Çıplak kaldı. Tenindeki yanık izleri ve kemer izleri aynada yansıdı. Gözlerini kapattı. Havluya sarıldı. Bir daha aynaya bakmadı. Diğer odaya gidip giyindi. Avluya çıktı. Sarıkız doğum yapmış, üç yavrusunu gelip odunluğa bırakmıştı. Miyavlama seslerini duyup gidince gördü. Gözleri açılmamıştı. Birbirlerine sarılıp mır mır uyuyorlardı. Anneleri yoktu. Annesi yoktu. Bahçedeki domates fidelerini kucaklayıp dikeceği yere götürdü.”
Düşlersen’den Şiirler
Pinhân raflarda mahzun bir kitabım.
Sahifelerim kilitli, sararmış ve yırtık.
Odada tezahür eden kırık bir hitabım.
Zamanın behrinde mahrum ve metruk.
Müphem bir şebde gizlenir sırlarım.
Firkatle örülür suskun heceler.
Meş’um bir perdenin ardında yıllarım.
Derûn-u gönülde uyur geceler.
Hüseyin Emre Keskin
Ama en çok suskunluğunu
İçine girilemeyecek kadar derin
Arkamı dönemeyecek kadar benden önce tanıdık
Çarptığım her yerde içimde iz bırakan yorgun eksilişleri
Kiraz Bayram
Hece Öykü – 195
Hece Öykü 195’ten yapacağım ilk paylaşım; Handan Acar Yıldız’ın Öyküde Mimari bölümünden olacak. Yıldız, bu sayı Romanesk Yapılar / Ontolojik Metinler konusunu ele almış.
“Bizans ve Roma mimarisinin özelliklerini birleştirerek kale benzeri, heybetli ve masif yapılar ortaya çıkaran bu üslubu, yukarıda sıralanan tüm özelliklerinden dolayı ontolojik metinlere benzetebiliriz. Ontolojik metinler, varlığın ve anlamın gerekçesine dair açıklama arayışındadır.”
Poetikanın Prestiji
Abdullah Harmancı’nın yazısı Poetikanın Prestiji.
“Çocuk edebiyatının varlığını sorgulayanların argümanlarından biri de çocuklara sesleniyor olmamızın getirdiği bazı sınırlayıcı durumlarla sanatın özgürlükçü doğasının uyuşamayacağı yönünde… Sanat, varoluşunu sınırlayan bir bakışa tahammül edemezken çocuk edebiyatı, yaratıcısına bazı kısıtlamalar getiriyor. İçimizden birileri, böyle açık bir eleştiriyi kabullenip evlerimize gidelim, diyecekken…”
Öyküde Derinliğin Kaybı
Bu sayı Enikonu bölümüne Öyküde Derinliğim Kaybı konusu ele alınmış. Son yıllarda öykünün revaçta olduğu muhakkak. Ne yazsam öykü olur sıradanlığının doğurduğu bir sonuç bu. Öyküyü anlatıya kurban etmek diyebiliriz buna. Türler arası geçiş gibi bir ummanın öyküyü de içine almasının ortaya çıkardığı bir sisli ortamın sonucu bu tür bir öykü dünyasını günümüz edebiyatının kucağına bıraktı.
Mehmet Narlı – Zor Tartışma: Edebiyatta Derinlik
“Oysa 1990’lardan bugüne edebiyat, neyi anlatırsa anlatsın anlattığına değil nasıl anlattığına eğiliyor; avm’ler gibi anlattığı her şeyi gösteriyor ama asıl neyi göstermek istediği belirsizleşiyor. Enformasyon akınları gibi şeffaflaşıyor ama derinliğini kaybediyor. Öncekilerin mesajlarına, düşüncelerine, kaygılarına alışmış okur, bu yazarların ne söylemek istediklerinden emin olamıyor ve bu durumu edebiyatın derinliğini kaybetmesi olarak değerlendiriyor.”
Cemal Şakar – Anlatmamanın Direnci
“Dijitalleşen dünyada her şey logo gibi davranır. Logo, nesneyi imlemez, onun daha çok suret bulmuş hâlidir, nesnenin gerçeğini değil de tüketimin hazzını vaat eder. Logolar bir ağ oluşturarak kendi içlerinde tüketimi ve hazzı örgütler; logodan kurtulan bakış sonrasında hemen başka bir logoya yakalanır. Bu nedenle dijital imgeler, tefekkürü değil, seri tüketimi ve hazzı kışkırtır.”
İbrahim Tökel – Beni Kör Kuyularda Hikâyesiz Bırakma
“Türleri ayırmadan ve kestiremeden söylersek edebiyatın veya daha doğru bir ifade ile anlatının bir krizde olduğu, bu krizi aşmanın ise verili dünya veya çerçevede mümkün olmadığı hep söylenegeldi. Burada dikkat çekici olan, hikâyenin dünyada olmayı, evde olmaya dönüştürmesidir. “Hikâyeler topluluk yaratır.” diye devam ediyor Chul Han.”
Özge Korkmaz ile İlk Kitap Söyleşisi- Sorular, Zübeyde Andıç
“Geçmiş, şimdi ve gelecek üzerine zamansal bir sınıflandırma aslında ama başından beri var olan bir şey değildi bu, kitabın şekillenip bir nihayete ermesiyle kendiliğinden ortaya çıktı diyebilirim. Öyküde bellek işin içine girince ilk durduğumuz yer zamanın boyutları oluyor ama belki de geçmiş, şimdi ve gelecek; iç içe geçmiş bir bütün, tek bir an olarak karşımızda duruyor, tıpkı kitabın bütünü gibi.”
“Karakterlere ve rüya ile olan ilişkilerine de değineyim kısaca. Genellikle kendiyle yüzleşme cesareti gösteren ana karakterler var öykülerimde. Bir yazar olarak onların karanlığına inip oradan bir ışık sızdırmak değil o karanlığın kendisini anlatılabilir kılmak benim için önemli olan. Rüya ise çoğu zaman dayanılması zor olan gerçekliğin sert köşelerini törpülemek için yumuşak ve tekinsiz gölgesiyle alan açan bir zemin.”
Hece Öykü’den Öyküler
Kuddusi Demir – Uyuyamayanlar
“Havada demir kokusu var. İstasyona indiğimde fark ediyorum. Bir gece vakti görevden dönüyorum. Malatya’dan. Eve varınca anahtarla açıyorum kapıyı. Babamı mutfakta buluyorum. Annemin en mutlu olduğu yerde. Sigarası küllükte ağır dumanlar çıkarıyor. Her zamanki gibi vantilatör açık. Annem de patates kızarttığında değil sigara içtiğinde açardı vantilatörü.”
“Geldiğimden beri karşılıklı oturuyoruz. Dakikalar ilerliyor. Duş almak istiyorum. Ebeveyn banyosunu zorluyorum evvel. Kapı kilitli. O günden beri banyonun kapısının açılmadığını hatırlıyorum. Üstümdeki kamuflajlardan kurtulmak istiyorum. Üstüme sinen erkek kokusundan, lacivertten, devlet asabiyetinden…”
Rümeysa Oğuz- Boşluk
“Hasta bakıcının, aldırmazca, kalabalıkta ittiği sedyem meraklı bakışların, mavi beyaz duvarların, bazısı açık oda kapılarının, sekreter bankosunun ve nihayet beyaz önlüğünü giyerek doktor olduğunu cümle âleme ilan eden, boynunda stetoskop takılı yaşlıca bir adamın yanından geçip asansör kapısının önünde durdu.”
“Her şey yolundaydı ne de olsa. Ama doktorum sancın var demişti. Hiç hissetmediğim bir sancı. Bir anda ameliyathaneye inerken bulmuştum kendimi. Aniden. Yalnızdım. Yalnızdık. Allah’tan annemle konuşmamı bitirip hazırlanmaya başladığımda organizasyon ekibine ve fotoğrafçıya haber vermeyi akıl etmiştim.”
Feyza Ay – Çirkindiniz ve Hiç Bu Kadar
“Size inanmaktansa hiddetle pencereyi yüzünüze çarpma isteğime nasıl engel oluyorum bir bilseniz, saat rakamlardan iki tane birin üzerinden geçip bir ve ikinin ortasını da terk etti edecek, mutlaka edecek çünkü hâlâ bu evde yer bulmasını buna borçluyken siz kimseye açıklama borcunuz yokmuş gözlerle kapkara kasketinizin esmer yüzünüze düşürdüğü kapkara gölgeyle görünmez olduğunuzu zannetmiyorsunuz herhâlde.”
“Tüm bunların nedenini söylemeyeceğim çünkü bayım bu defa geçebileceğiniz tüm sınırları geçtiniz, gidebileceğiniz kadar ileri gittiniz, o kadar çok gittiniz ki bayım arkamdan bana yetişmeye çalışan yapyaşlı, yaşlılığının kendisine bilgelik kattığını zannedecek kadar kör, sağır ve dahi sidiğinden bile haberi olmayan, üzerindeki tiksinç kokuyu duyamamak üzere o koca burnuna kadar leşe batmış iki günlük pörsük bir bunağa dönüştünüz.”