Ahmet Yılmaz, şiir, öykü çocuk edebiyatı çalışmalarıyla dergilerde yer alan, günümüzün üretken isimlerinden. Şiirle olan ünsiyetini yazdıklarına içtenlikle aktarıyor. Farklı türlerde çalışmaları bulunsa da ben onun kendisini daha çok öykücü kabul ettiğinden hareketle yeni kitabı Acayip Hikâyeler ve Diğer Gevezelikler merkezli bir söyleşi gerçekleştirdim.
1. “Acayip Hikâyeler ve Diğer Gevezelikler” başlığında bir tevazu ve alçakgönüllülük var. “Gevezelik” kelimesini bilinçli mi seçtiniz, yoksa bu, sizin anlatı dilinizin bir parçası mı?
.”Gevezelik” demekle alçakgönüllü mü davrandım; bu kısa öykü formatından taşan, yer yer geleneksel tahkiyeye yaklaşan metinlerle okuyanın zihnini mi yordum acaba? Bilmiyorum. Takdir onların. Aslında kitabın ismi konusunda birtakım endişeler yaşadım. Aramızda kalmasın, Acayip Hikâyeler ve Diğer Gevezelikler başlığını ilk öykü kitabı için uygun bulmayan/ziyadesiyle riskli gören arkadaşlarım oldu. Basım aşamasına kadar farklı fikirler arasında gittim geldim. “Dünya Beşik” i de düşündüm, o isimle görücüye çıksaydı ne değişecekti kestirmek mümkün değil. Fakat metinlerin ruhunu taşıması, bir taraftan da öykücü kimliğimle ve anlatı dilimle örtüşmesi sebebiyle Acayip Hikâyeler ve Diğer Gevezelikler’ i tercih ettim. Acayip Hikâyeler; çünkü gündelik olanın, maddî olanın, alışıldık ve hazmı kolay olanın çeperlerini zorluyor. Bunu lafı uzatarak, okuyucunun sabrına ve edebiyat aşkına itimat ederek yapıyor. İyi ki.
2. Kitapta baba figürleri, oğullar ve miras kalan “hikâye”ler çok baskın. Bu temayı kişisel tarihinizle, özellikle de bir idareci ve eğitimci olarak gözlemlerinizle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
.Baba-oğul ilişkileri yerli yabancı pek çok esere konu olmuştur. Aklıma ilk gelenlerden Babalar ve Oğullar’ı, Babaya Mektup’u, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken adlı kitabından Babama Mektup’u, Nikolay Gogol’ün Taras Bulba’ sını okudum. Baskın, otoriter, buyurgan babalar ve kendini gerçekleştirme ihtiyacını iliklerine kadar hisseden oğullar. Büyük gerilim. Ezelî çatışma. Tarihimizden de baba oğul anlaşmazlığıyla alakalı silahlı/silahsız mücadeleye dair pek çok örnek gösterilebilir. Kitabımda özellikle ilk metinde aile mirası hikâye anlatma üzerinden kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Dede, baba ve çocuklar. Ne var ki zayıf halkalar var, bir “hikâyesi” olmadığını düşünen/zanneden. Kafka’nın görülmek isteyen, görülmekten ürken ve göreni endişeye boğan hamam böceği suretinde ölümsüzleştirdiği Gregor’u gibi. Kişisel tarihi nerede başlayıp nereye evriliyor bilmeyen. Kopuşlarla, içe kapanışlarla, kaçış arzusu ve bunun için yeterince dirayetli, iradeli ve cesaretli olamamayla, yeniden başlama kararı yahut kararsızlığıyla “dilini yitirmiş”ler. Öykülerimin binasını bu taşlarla kurdum, bunlarla ve bunlardan bana taşan ve benden taşanlarla suladım, sıvasını geveze bir dilin camdan/şeffaf marifetiyle yaptım.
Kişisel geçmişimi yağmalama pahasına, kendimi kuyulardan çağırıyorum. Hikâyesi olmayan çocuğun elinden tutup çekiştiriyorum. Büyüyor, her ne hikmetse bana rağmen. Dedemin sakalındaki heybetli vaazını ve Allah’la ölüm üstüne pazarlığını unutmadı, babamın alnındaki nur, babamın dünyaya çadır kurmayan ve bir gölgeliği saraylara yeğ tutan dervişane teslimiyeti onun alnında.
Sorunuzun eğitimciliğimle bağdaşan yönünü “sözün düşüşü” dolayımında açıklayabilirim. Sınıfta söyleyecek sözümüz yoksa öğretmenlik yapsak bile eğiticilik/mürebbiyelik tarafımız aksamaya mahkûmdur. Bu söz bir şahsî kurgu ve imaj bağlamıyla öğrenciye ufuk göstermektir, hayal kurdurmaktır, ‘biricik olmaya’ ve ‘hikâyesini bulmaya’ yöneltmektir onu. Kendi çocuklarımla bir baba olarak ilişkim de bahsettiğim değer/gelenek/ailevî miras taşıcılığıyla karşılıklı etkilenmeye dayalıdır.
3. “Aynanın Arkasında” adlı bir romanınız var. Bu kitaptaki öykülerinizde de gerçeklikle hayalin, rüyayla uyanıklığın iç içe geçtiği bir atmosfer var. Sizce hikâye anlatıcısı için hakikat nedir?
Dünya hayatını bir rüyadan öte rüya içinde rüya olarak görme eğilimindeyim. Platonik/idealist anlamda söylemiyorum; taklidin taklidi olan sanat kavramından uzak durmaya özen gösteriyorum. Maddenin var olup olmamasıyla, maddî âlemin bir hakikati işaret etmesi başka şeyler. İnsanlar, nebatat, hayvanat ve cemadat aynı rüyayı görüyoruz. Sudaki balık, taşın altındaki böcek, balkona tırmanan sarmaşık. Kendisine özel bir dil bahşedilmekle insan diğerlerinden (canlı veya cansız) ayrılıyor. Bir olan Yaradan’ın muhteşem on sekiz bin âleminin basit bir cüzünde yaşıyoruz. Bazısına kargaşa bazısına düzen/intizam şeklinde tezahür eden bu kâinatın mahlûkat adedince hikâyesi olacak. Bu hikâyelerin başkişisi/kahramanı ister insan ister hayvan veya bitki olsun, taş da olabilir dağ da pekâlâ dile gelir; neticede hemen hepsi bir uyku hâlinde bana yüzünü gösteriyor. Beraber uyuyor beraber uyanıyoruz, biz uyurken onlar uyanıyorlarsa, onlar uyurken de biz uyanıyoruz. Burada, rüya görenle rüyada görülen arasındaki mesafe kapanıyor. İnsan ve gayrisi oluş ve bozuluş evreninde ne kadar hakikate tekabül ediyorsa melekle cin de o kadar hakikate tekabül ediyor. “Aynanın Arkasında” isimli ilk romanımda filizlenmeye başlayan bakışımı Acayip Hikâyeler ve Diğer Gevezelikler’de ileri götürmeyi denedim. Maksadım ne okurun aklını bulundurmaktı ne de edebiyatı laf kalabalığına indirgemek. Rüyasında öldüğünü görüp yatağından dehşetle fırlayan bir adamın artık ölümden korkmaya da eski kimliğiyle hayatını sürdürmeye de ihtiyacı yoktur. Geç de olsa sorunuza dönersek, anlatıcı için -Ahmet Yılmaz olarak benim için- hakikat/gerçeklik insanda sahicilik uyandırandır. Uyku veya uyanıklık madalyonun/paranın iki yüzü gibidir. Yazı tarafı yıpranmış, harflerin okunması güçleşmiş olabilir. Tura kısmındaki resim/figür kazınmış, silinmiş olabilir. Ama her ikisi de bir madalyonu/parayı gösterir. Ne eksik ne fazla. Ejderhalara inanıyorum, devlere, peri kızlarına ve cadılara. Pinokyo mu yaşıyor, Gepetto Usta mı? Tepegöz kurban olarak koyun keçiye doymayıp insan yiyordu. Hakikate mugayir miydi? Günümüzün teknodünyası masallar âleminden hiç farklı değil özünde.
4. Hikâyelerinizdeki karakterler sık sık kitaplara, kütüphanelere ve yazma eserlere yöneliyor. “Kayıp Kitabın Peşinde” ve “Onuncu Cilt” öyküleri bunun en net örnekleri. Sizin için kitap, bir nesneden öte neyi ifade ediyor?
.Dünyayı büyük bir kitap olarak düşünüyorum. Yaradan’ın varlığının ve birliğinin, yaratılmışlara benzemezliğinin en çarpıcı delili. Tabii ki kitap olan kitaptan söz ediyorsunuz ama Acayip Hikâyeler tek bir kitaptan söz etmiyor. Babalar ve Işıklar’ da farklı, Dünya Beşik’te farklı, özellikle Onuncu Cilt’te, Âli Bey’in Hatıratından: Hayalî İsimler Ansiklopedisi’nde farklı kitaplar aslında hep birlikte bir kusursuz kitabı temsil ediyor. Kahramanların yolculuğu illaki bir kitapla kesişiyor. Sorularına tutarlı/doyurucu cevap(lar) aradıkları, eksikleri tamamladığına inandıkları, yazdıkları ve bilincinde olmadan sayfalarına yazıldıkları… Yazara göre kitap cansız bir nesne, alışverişe konu olan bir eşya mıdır? Zahirde öyledir, eylemsiz ve uyaransız olsaydı, okuyanın karnını doyuran bir meyve gibi muamele görürdü. Yastık yapılırdı başının altına koyduğun, ateşi tutuşturan kâğıttan ibaret olurdu. Gerçekte ise kitap bir kader, alın yazısı anlamını taşıyor. Olayların düğümlenmesinde etkin rolü üstlenen o. Kâinatın sırları ve fani insanın gelip geçene bel bağladığı…
5. Şair kimliğiniz, bu öykülerdeki dilin şiirsel yoğunluğuna nasıl yansıyor? Düzyazıda şairane bir üslup kullanmak sizin için bir tercih mi, yoksa kaçınılmaz bir durum mu?
Şairanelik yahut şiirsellik, ayak bağı olmadığı sürece düzyazının ritmini sağlamada benim için imkânlardan bir imkândır. Öykü dilindeki yoğunluk, ilk okuyuşta anlamı ele vermeyen mecazlı ifadelerin, tekrarların, birbirinin peşi sıra sökün eden cümlelerle dörtnala koşan bilinç akışının kaçınılmaz bir sonucu. Özellikle mi bu üslubu tercih ediyorum? Evet ve hayır. Zihnimden geçenler derli topluysa, hizaya sokulabildiyse kâğıda dökülenler de o şekilde bir intizamla birbirine ulanıyor. Çoğu zaman müziğini de beraberinde getiriyor. Tam tersi, akıl karışıklığının ve dağınıklığın yüküyle malul soğuk mu soğuk cümleler ne bir ahengi besliyor ne de kolaya alış(tırıl)mış okuru rahatlatıyor. Huzur romanının okuyucu-yıldıran benzersiz üslubu kendisi de bir şair olan Tanpınar’ın metninde şiirden güç almasıyla/şiirselliğe yaslanmasıyla açıklanabilir. Şiirde öyküsellik ile düzyazıda şairanelik ipin ucunu kaçırmamayı gerektiriyor bence.
6. “Mavi Kozalaklar Ormanı” ve “Zamanın Yonttuğu” gibi öykülerde kayıp, unutma ve hatırlama temaları işleniyor. Zamanın insan hayatındaki tahripkâr ve aynı zamanda şekillendirici gücünü nasıl yorumluyorsunuz?
İsmini söylediğiniz öykülerde kahramanların iç dünyasını ve davranışlarını unutmak ve hatırlamak belirliyor. Hafızanın insafına, yanıltıcılığına ve zayıflığına düşmemek elimizde değil. Hatırlamak, unutulanın üstünden bir vakit geçtikten sonra zihni aydınlatan bir parlayıştır. Ama masum olduğu, geçmişte olup biteni hiç değiştirmeden bugüne taşıdığı iddia edilemez. Eksik, yanlış hatırlayabilir. Hatırlamak ve unutmak, her ikisi de bir zaman içre mümkün. Zaman bizatihi ne iyi ne kötü. Fayda-zarar üzerinden tartıya vurulsaydı zamanın bir yanılsama olduğunu anlayacaktık belki de.
Güzel tarafından bakalım: Zaman olmasaydı olaylar birbirine karışacaktı. Bu kadar. Öncesi sonrası belli olmayınca insan sonsuza kadar yekpâre bir ânda sıkışıp kalacaktı. Nereden geldiğini hatırlamıyor, nereye gittiğini bilmiyor. Dünü yok, yarını belirsiz, muamma. Dar bir alana hapsolmuş. Kim olduğunu nasıl bulup çıkaracak? Bitkiden, hayvandan onu ayırıp ayrıcalıklı kılan ne var? Bir önem arz edecek mi; daima varsın, var olacaksın. Peki, bu yarı yarıya tanrılık değil de nedir? Bir farkla. Zihnini kendin kurgulamadın, ruhun senin eserin değil. Mekânla çevrilisin. Maddeyle kuşatılmışsın. Süfli tarafınla dünyaya göbekten bağlısın. Etkilenme endişesi yaşaman lüzumsuz; kaçış yok insan kardeşlerinin yapıp ettiklerinden.
Ahiret yurdunda zamanın prangasından kurtulacağımızı umuyorum. Yaşlanma, maziye dalma, gelecek kaygısı, hastalık, ölüm gibi esaretlerden azat olacağız.
7. “Âli Bey’in Hatıratından: Hayalî İsimler Ansiklopedisi” neredeyse bir roman bölümü kıvamında. Kurgu içinde kurgu yapma fikri sizi neden cezbediyor?
Bu öykü, Acayip Hikâyeler ve Diğer Gevezelikler’in mayasını oluşturuyor. Onu yazmasaydım kitabın ete kemiğe bürünmesi zorlaşacak, okuyucunun hayatına sızması gecikecekti. İleride bir romana dönüşür mü, kararsızım. Kurgu içinde kurgu çoklarına göre bir tür oyun ve yapaylık şeklinde yorumlanmış olsa da bende hiçbir surette yabancılık/ sahtelik duygusu uyandırmıyor. Post-modern anlatı imkân ve vasıtalarının vazgeçilmez bir parçası olarak geleneksel gerçeklik algısını yıkmasını ve serim-düğüm-çözüm halkası boynuna geçirilmiş okuru katmanlı bir yapıda dolaştırarak zihin tembelliğinden kurtarmasını, merak ve gerilim unsurlarını diri tutmasını ziyadesiyle önemsiyorum. Kökü, kaynağı, menşei, mucidi dışarıda değildir iç içe geçmiş anlatıların. Binbir Gece Masalları’nı, Tûtîname’yi, Kelile ve Dimne’yi Doğu yazdı. Biz denizde yaşayıp denizi bilmeyen balıklarız. On sekiz bin âlem içinde küçücük bir yer kaplayan dünyada; ufak tefek hesaplar ve sahtekârlıklara batmış, büyük resmi görmekten aciz varlıklarız. Bunu Ahmet Yılmaz değil, 16.yüzyıl Divan şairi Hayalî Bey söylüyor:
“Cihan-ârâ cihan içindedir ârâyı bilmezler/ O mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler.”
Edebiyatı bir oyun, süs ve eğlenceden ibaret görmüyorum. Anlamsız yahut anlamı yeterince anlaşılmayan bir yarışmaya okuru davet etmekten sakınıyorum. Kitaptaki kahramanların kaderi yazarın elindeymiş gibi algılanabilir, öyle veya değil. Yazarın kaderi de bir üst kurmacanın planına dâhil sonuçta.
Kurgu içinde kurgu, gündüz düşleri.
8. Öykülerinizde mekânlar çok güçlü; karanlık evler, bahçeler, kütüphaneler, gemiler… “Dünya Beşik” öyküsündeki vapurlar ve sokaklar da cabası. Sizin için mekân, karakterlerin ruh hâlinin bir uzantısı mı, yoksa onların kaderini belirleyen bağımsız bir güç mü?
Mekânın eşyayı dağılmaktan, üst üste yığılmaktan alıkoyan düzenleyici/toparlayıcı tarafı hoşuma gidiyor. Öykülerde mekâna gelince. Ne ruhsuz bir dekor ne de irade sahibi bir varlık. Aradaki. Eşyalaşan, donuklaşan, yaşayan ölüye dönen insanlar olduğu gibi; dile gelen, uyuyup uyanan, esneyen, çelme takan, arkadan iş çevirip gülen eşyalar da olmaz mı? Aynı hamurla yoğrulmuşuz, farklı suret ve siretlere bürünmüşüz. Farklı adlar almış, çeşit çeşit mesuliyetlerle donatılmışız. Bizi biz yapan ilahî nefes cansız nesnelere üflenmemiş, o kadar. Bu, cemadat tabir edilen tabiatın ve içindekilerin, âdemoğlunun kültür ve ihtiyaçlar merkezinde icat ettikleri ve vücuda getirdiklerinin büsbütün edilgin olduğunu kanıtlamaz. İnsan hem belirleyen hem de belirlenendir demek istiyorum. Bir dağ yalnızca bir dağ, bir ağaç yalnızca bir ağaç, bir kalem yalnızca bir kalem olamaz demeyi, böyle inanarak her birini ibret nazarıyla temaşa etmeyi onlara bir borç biliyorum. Öykülerde mekân, karakterlerin ruh halleridir, marazi davranışlarıdır, buhranları ve kederleridir, hüzünleri ve neşeleridir, akıl karışıklığıdır, hissedip de söze dökülemeyendir, dilin ucundaki ve bıçağın sırtındakidir. Yerdeki taş, bayırdan yuvarlanan taşla, dostun attığı taşla aynı mı diyorsunuz?
Edebiyat hayatın nabzının attığı sokaktan örneklerin yeniden canlandırıldığı bir laboratuvardır, bir temsildir. Evler, arabalar, oteller, gemiler, kütüphaneler, tren istasyonları, hava alanları, mabetler, bağlar bahçeler, adalar, kırlar… Allah’ın arzı döşek semayı bir tavan/bina kıldığı, insanı bir garip yolcu veya misafir olmakla ahiret yurduna hazırladığı yaşama serüveninde yol arkadaşlarıdır. Derde deva da olurlar, mutluluğa tuzak da kurarlar.
9. “Acayip Hikâyeler”deki karakterler çoğu zaman bir sır peşinde koşuyor. Ahmet Yılmaz’ın henüz peşinde koşup da kitaba dökemediği, yazmayı en çok istediği “hikâye” nedir?
Öykülerimde dünyevî/uhrevî hedefler uğruna izi sürülen sırlar kahramanların rahatını kaçırıyor. Bu esrarengiz atmosferden, soluk soluğa koşturmacadan kahramanından ayrı düşünülemeyen yazarın bahtına da bir parça yorgunluk düşüyor elbette. O sebeple bir gün yazmayı hayal ettiğim/umduğum hikâyenin ne olacağından çok, gerek malzemesi gerek mimarisiyle karşıma hangi zorlukları çıkaracağı, beni ne kadar meşgul edeceği düşündürüyor. Bir incir yaprağının doğuşunu, ölümünü, tekrar doğuşunu yazabilir miyim mesela? Daha ileri götürerek, erken yaşta cinayete kurban gitmesiyle halkın bağrına taş gibi oturan, unutulmamak ve intikam duygusunun soğumaması için adına anıt dikilen, zamanla efsaneleşen, yakından uzaktan alakasının olmadığı kahramanlıkları dilden dile anlatılan bir adamın yeniden dirilişini…
Buradan büyülü gerçekçi bir zemine mi sıçrayacağım, takdir okurun.
10. Son olarak dergilerden de bahsedelim, malumdur ki dergisiz edebiyat olmaz. Birçok dergide çalışmalarınız yayımlanıyor. Bu dergi kültürünün size kattıkları nelerdir? Günümüzün dijital edebiyat ortamıyla bu geleneği nasıl bağdaştırıyorsunuz?
lk şiirlerimi lise çağlarındayken ders kitaplarında okuyup sevdiğim şairlere öykünerek yazmaya başladım. Temalar aynı, üslup aynı, ses aynı. Geleneksel kalıplarda, ‘ölçülü uyaklı’ mısralar. Üniversite yıllarında bir şiir yarışması vesilesiyle yolumun yıllar sonra yeniden kesiştiği bir ortaokul öğretmenim sağ ve selamette olsun, beni dergilerle tanıştırdı. Şiir Oku, İpek Dili ve Hece. Bildiğim, heveslendiğim, defter defter doldurduğum şiir nerede, özellikle Hece dergisinde ruhumu çarpan şiirler neredeydi. İkinci Yeni şairleri bodoslama girdi hayatıma, şaşırtıcı imgeleri ve alışılmadık dilleriyle. 80 kuşağı şairleriyle dergiler vasıtasıyla tanıştım. Edebiyatın çok sesli bir orkestra olduğunu bizzat gördüm. Dergilerden yazarlara, şairlere ve kitaplara gittim, dergilerde billurlaşan günün hâsılası ve birikimi yolumu açtı. Has şiirin ayak seslerini duymuştum artık. Sahte şöhretler, moda akımlar gözümden düşüyordu. Geleneksel hikâye ile modern öykü, nesnel gerçeklikle yazınsal gerçeklik ayrımını kavramaya başlamıştım. Edebiyatın nabzı dergilerde atıyordu, genciyle yaşlısıyla farklı farklı kuşaklar zamanın ruhunu yakalamak için yarışıyordu.
Dijital mecralar, e-dergiler de iki binli yıllarda okuyucuya bilabedel ve hızlı şekilde ulaşma, güncel edebiyatı yakalama noktasında yeni bir depolama alanı olarak bir cazibe merkezine dönüştü. Zaman zaman benim de bazı öykülerimi ucuz edebiyat yapmayan, sığ olmayan, bir fikrin etrafında toplanan bazı ortamlarda paylaştığım oldu. Basılı dergilere göre daha çok okunduğu gerçeğini inkâr edemem. Yayılıyor, paylaşılıyor ama süratle unutulmaya yüz tutuyor. Bu gerçeği dile getirmesem de olmaz. Yine de edebiyatın anlam arayışındaki insana söyleyecek sözü olduğu müddetçe dergiler de kitaplar kadar dolaşımda olmaya devam edecektir. Dergi mektebinde yetişenlerin metinlerine de yansıyan edebiyata hâkimiyetleri, yazarlık bilinci, türler üzerinden kurulan arkadaşlıkları, dostlukları bambaşkadır. Bunu en iyi bilenlerden biri de hiç şüphesiz dergilerin ve dergiciliğin hâmisi Mustafa Uçurum’dur.
Dikkat ve rikkat içeren sorularınız için teşekkür ederim.
Ben de içtenlikli cevaplarınız için çok teşekkür ediyorum.