Muhit, Sayı: 72

Mevsimler renginde ve güzelliğinde çıkmaya devam ediyor Muhit dergisi. Her ne kadar kar kapıya dayanmasa da kışın tam ortasındayız. Bu mevsimi Kış Şiirleri Dosyası ile karşılıyor Muhit.

Kış Şiirleri Dosyasından

Muhsin Macit – Sesin Nerde Kaldı Her Günkü Sesin

“Bilindiği üzere Dıranas’ın askerlik yaptığı Ağrılı yıllar sanatsal üretim açısından oldukça verimli geçmiştir. Doğayı ve şehir hayatı dışındaki insanı daha yakından tanıma imkânı bulmuştur. Bakış açısının tayininde ressamlığının önemli etkisi vardır. Resimlerinde olduğu gibi şiirlerinde de doğayı hayranlıkla seyredip gördüklerini olduğu gibi yansıtmak yerine duygu ve düşünceleriyle dönüştüren bir şairdir. Şiirde insanı aradığını sıkça yineleyen Dıranas, doğayla ilişkisinde de beşeri incelikleri, metafizik duyarlıkları önceler.”

İbrahim Tenekeci – Bu Saf Rüyanın

Konu kış ve kar olunca sözün sonu gelmez, diyecekler bitmez. Rahmetli Ahmet Kekeç ağabeyin ilk öykü kitabı Son İyi Şeyler bu iki cümleyle başlıyor: “Dün annemin mezarına gittim. Kar yağıyordu.” Hakiki edebiyatçılar arasında sessiz bir ünsiyet vardır. Ahmet ağabeyin bu anlatısı beni Edip Cansever’in şu dizesine götürüp bırakıyor: “Kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum.” Unutmak ve unutulmak da hâliyle öznemiz olan “Kar” şiirini hatırlatıyor: “Sırf unutmak için, unutmak ey kış.”

Dursun Çiçek – Elif Elif Diye…

“Elif gibi yağan kar, şehrin müteal irtibatıdır artık… Ölümdeki ölümsüzlük… Şehre yağan rahmettir; inceliktir… Elif, manasına bürünür ve kar olup yağar. İncedir adı gibi; naziktir, sessizdir. Şehre mefhumunu hatırlatır. Düşen her tanenin tozuması, anlamın şehre katılmasıdır Elif Elif diye…”

Ahmet Edip Başaran – Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

“İsmet Özel şiiri, uyutulan ve unutturulan bir çağda insana uyanışın bedelini ve hatırlamanın lezzetini hatırlatır sürekli. “Neyi kaybettiğini hatırla” diye seslenmesi de bu cümledendir. Çağın kavramlarıyla giriştiği o amansız hesaplaşma, şiiri ve düşüncesiyle kavgasını verdiği asıl mesele, bu uyanışa ve hatırlamaya vesile olacak sahih bir eylem arayışıdır.”

Said Yavuz – Kar Ve İçindekiler: Sezai Karakoç’un Kar Şiiri’ne Dair

“Bütün bir çocukluğunu karın bütün her yeri hükmü altına aldığı, yolları kapadığı, hatta evlerden çıkmaya müsaade etmediği bir kasabada geçirmiş şairin, Sezai Karakoç’un şiiriydi bu. Şiirin içinde, o uzun kış günlerinde sobanın etrafına toplanmış çocuklara Hz. Ali cenkleri okuyan bir babanın bakışları dolaşır.”

Müslim CoşkunKış Ormanı Şiiri ve Tabiatın Dili

“Her mevsimin bizde ayrı bir yeri var ama kış mevsimini başka sevdik. Her kış, zorlu yolları aşıp bir dağın zirvesinde yahut ormanın kuytu köşesinde mevsimin selamına karşılık verdik. Gökyüzünden üzerimize düşen kar tanelerinin ruhumuzu okşayan, dinlendiren yanını yaşadık. Bir şairle birlikte tabiatta yolculuğa çıkmak her defasında yeni kapılar araladı bana. İncelik, şiirle birlikte tabiatın diline karıştı ve ortaya nice güzel şiirler çıktı. “Kış Ormanı” işte bunlardan biridir. Benim için İbrahim Tenekeci şiiri, kaynağından çıkan berrak bir su yahut bir dağın tepesinde üzerime yağan kar taneleri gibidir: Berrak, saf ve temiz. Bu, benim şahitliğimin bir karşılığıdır.

Bekir Salih Yaman – Bembeyaz Bir Sayfa: Kar Şiirleri

“Kuşağının öncü şairi İsmet Özel, hayatla kurduğu bağı şiir üzerinden tanımlayan bir şairdir. Özellikle gençlik zamanında yaşadığı kavgaları, Özel’in şiirini dinamik bir düzlemde şekillendirmiştir. İsmet Özel şiirinin pek çok kuşak üzerinde tesirli olmasının sebeplerinden biri belki de budur. Dostluk, ölüm, hayat, aşk ve mücadele kavramları etrafında şekillenen İsmet Özel şiiri, muhtasar bir Türkiye tarihi olarak da okunabilir.”

Harun Yakarer – Kar Yangını

“Siz hiç kar sesi duydunuz mu? O beyaz mini mini narin tanelerin, kocaman, kalın ve soğuk buz tabakasını oluşturmak üzere üst üste yığılırken çıkardığı sesi. Kar hem seslidir hem sesi yutar. Kendi sesini yutan bir insan düşünün, işte o kar gibidir, içinde bir dünya kaynıyordur ama dışı buz gibi soğuktur.”

Seyyid Ensar- Kış Gereğinden Uzun Sürer

“İnsan ne öğrenmişse özellikle musibet zamanı ortaya çıkar. Davranışa dönüşmeyen bilgi öğrenilmiş sayılmaz. Sürecin içerisinde öğrenmenin gerçekleşmesi zordur. Süreç sonunda muhakemeyle yeni bilgiler edinebilir ve sonraki aşamada bunları kullanabilirse kazanım elde edebilir. Sınava tabi tutulan bir öğrencinin bilgilerini yoklarız, sınav esnasında yeni bilgiye eğer ipucu verilmemişse erişmesi pek mümkün olmaz.”

Kantinleri Hiç Sevmem Ama Bir Sorun Neden?

Mustafa Çiftci, okul yıllarındaki kantinci Hacı’yı ve onun düzensiz kantininde yaşananları anlatıyor. Kantinci Hacı’nın hesap bilmezliğinden ve bir öğrencinin veresiye defterini kullanarak diğer öğrencilere zorbalık yapmasından bahsediyor. Yazar, çay tiryakiliği yüzünden bu kantine mahkum oluşunu ve yaşadığı zorlukları mizahi bir dille aktarıyor. Yazıyı okuyunca herkesin aklından bir kantin hatırası muhakkak geçecektir.

“İşte böyle zalım bir çarkın içinde debelenirsiniz. Ama çay tiryakisi olduğunuz için sürekli Hacı’dan çay içmek zorundasınızdır. Nasıl olsa deftere hesabınız hiç kapanmaz. Ben bu zalım devrana şöyle bir çomak soktum: İçtiğim çayların parasını vermedim. “Hacı abi deftere yaz” dedim. Hacı, “… Ellerim ıslak sonra yazarım deli oğlan” der. Ben günlük otuz bardak çay içtiğimi bilirim. Zibidi kişi buna itiraz etti. “Çay yok sana” dedi.”

İç Sesini Ver Bana

Zeynep Merdan, iç sesin insan varoluşundaki önemini, kaynağını ve ne anlama geldiğini ele alıyor. İç sesin kişinin hakikatiyle bağlantısını, onu dinlemenin ve korumanın değerini vurguluyor.

“Peki, nedir bu iç ses? İnsan iç sesini nasıl taşır ve kime verir? Yaratıcı’ya yakarış sesimizi, dip sesimizi, çaresiz fısıltımızı; dua ederken pişmanlık ve itirafın ağır, sessiz sesini veririz… Dosta kalbin en gizli, en içten seslerini; sevgiliye kalbimizin ve tutkumuzun sesini veririz. Terapiste veririz benliğimizin katmanlı, kırılgan ve kimi zaman gölgeye çekilmiş sesini. Günlüğümüze düşürürüz için en cesur sesini ve yalnız çocuklara göstermekten çekinmeyiz masumiyetin, saflığın, içimizdeki çocuğun sesiyle berraklaşan o temiz yankısını.”

Osmanlı’nın Kara Çocukları

Osman Toprak, Osmanlı halifesinin çağrısıyla 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlere karşı cihat ilan eden Sudan’ın Darfur Sultanı Ali Dinar’ın kahramanlık hikayesini anlatıyor. Günümüzde Sudan’da yaşanan çatışmaları, bu tarihsel direniş mirasına bağlayarak, Türkiye’nin bölgedeki rolünün önemini vurguluyor.

“Çoğu ilkel mızraklara, bir kısmıysa az sayıda tüfeğe sahip binlerce Sudanlı mücahitten oluşan Sudan Ordusu, Sultan Ali Dinar’ın komutasında İngilizlere karşı kahramanca savaştı. İlk zamanlar kısmi başarılar elde etseler de İngiliz savaş uçakları ve ağır topları karşısında tutunamayarak geri çekilmek zorunda kaldılar. Dağlara çekilerek İngilizleri görüşmelerle oyalayıp Osmanlı’dan gelecek yardımı beklediler.”

Türkistan’ın Teslim Olmayan Mollası

Adem Özköse, dünya demektir. Coğrafyasının sınırı yoktur onun. Mazlumun sesi neredeyse Özköse’nin sesi de ordadır. Türkistanlı din âlimi ve mücadele insanı Abdulhakim Mahsum Hacı’nın hayat hikayesini anlatıyor Muhit’te. Mahsum Hacı’nın Çin işgaline karşı verdiği ilim, eğitim ve direniş mücadelesinden, çektiği çilelerden ve bölge halkı üzerindeki kalıcı etkisinden bahsediyor.

“Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin öncü isimlerinden olan Damolla Hacı, devletin yıkılmasının ardından Çinliler tarafından aranmaya başlandı. Bunun üzerine oğlu Mahsum Hacı’yı yanına alarak yurtdışına çıktı. Hindistan ve Afganistan’da toplam üç yıl kaldıktan sonra, oğluyla birlikte hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke’ye giden Damolla Hacı, dönüşte Mısır ve Türkiye’ye uğrayarak bu ülkelerdeki âlim ve fikir adamlarıyla bir araya geldi.”

Varoluş ve Şahsiyet: Faziletler Üzerine Yeniden Düşünme İmkânı

Muhammet Enes Kala, Nurettin Topçu’nun düşüncelerinden hareketle insanın varoluş amacı ve şahsiyet inşasını ele alıyor. İnsanın, özündeki ilahi kıvılcımı faziletlerle besleyerek güçlü bir ahlaki şahsiyet oluşturması gerektiğini savunuyor.

“Varoluş, kuşkusuz pasif bir bekleyiş değildir. Topçu’nun dilinde o, “hareket metafiziği”dir. Hareket, insanın ruhundan doğar, ahlâkî yükümlülüğün dış dünyaya taşabilmesi içeride onu mayalandıran bir güç olur. Bu yüzden şahsiyet, zihnin basit tasarımının çok ötesinde, hayata ve kişiye bırakılan güçlü izlerin varoluş hamlelerinden okunabilir. Bu hamleler yardımıyla insan, kendi hakikatini hayata mühürleyebilmeyi başarır.”

Büyük Düşüncelerden Düşünce Parçacıklarına

Murat Erol, postmodern dönemle birlikte bilginin ve düşüncenin bağlamından koparılarak parçalandığını, bunun da anlamsal bir karmaşaya yol açtığını anlatıyor. Günümüz teknolojisinin, bilgiyi kolayca ulaşılır kılsa da onu filtreleme ve yöntemli bir şekilde işleme becerisini zayıflattığını ifade ediyor.

“Gündelik hayatımız, paramparça hâlde olması yanında, bilgiyle muhataplıktan başlayarak büyük sorunlar ve boşluklar içermektedir. Bütün bunlar çerçevesinde entelektüel hayatın, düşüncenin ve bunlara meraklı ve hevesli insanların öncelikle yöntem olarak ifade ettiğimiz konuları öncelemesi gerekli görünmektedir. Bilgiyle buluşmak bir usûl işidir; tasnifleme, eleme, değerlendirme, anlama gibi çok boyutlu bir çaba gerektirir.”

Muhit’ten Öyküler

Ayşegül Genç – Ne Deliyim Ne Dâhiyim O Hâlde Benim Bu Sınırda Ne İşim Var

“çocukken evimizin yanında bir çıkmaz sokak vardı, körleştiği yerde iki kapı! kapının biri koyu karanlık bir bahçeye açılırdı, diğeri yonca ekilmiş devasa bir bahçeye, o zamanlar yonca eken komşumuz izin verdiği için bahçesinden geçip gidebiliyorduk, u şeklinde bir yol çizmektense bu bahçenin kestirme yolu bize cazip gelirdi, bir kapısından girer uzun uzun yürür ve diğer kapısından caddeye çıkardık,”

“evet her sabah beni uzaktakiler uyandırır, ufuklar, hedefler, idealler, yapılacak olanlar, ulaşılacak olanlar, sonra aramızda derin bir sessizlik belirir, bazen karanlık bir bahçe gibi bazen derin bir ırmak gibi, karanlık bahçenin içine girmek, derin nehre dalmak mümkün, peki güdüleri, nefse dair olanları aşıp o yere ulaşmak mümkün mü, her çaba sonuçlanır mı,”

Hüseyin Ahmet Çelik – Üç Senem

“Hikâye yazmak için ilk defa bir mahalle kahvehanesine gittim. Denizden uzak, kimliksiz, bu köhne kahvehaneye, saydım, on altı basamaklı, tırabzansız bir merdivenle çıkılıyor. Buğulu ve lekeli camlar… Hâlinden memnun görünen bir yığın adam…”

“Esmer kızın adı Senem’di demek. Kulağımdaki çınlama bir orkestra gibi yükseldi. Dede ile torunun açık bıraktığı kapıdan giren serinlik masaları şöyle bir dolaştı. Kâğıt oynayanların kaba saba atışmaları kafamdaki uğultuyu bastırdı. Soğumuş kahvemden acı bir yudum aldım. Senem, diye sayıkladım birdenbire. Midem bulandı. Öyle ya, benim de Senem adında…”

Muhit’ten Şiirler
Çocuk duvardaki saati gösterdi
Zaman çabuk geçerse koşuyor mu

Uyudu uyandı çekmecelere baktı
Boyunu ölçtü
Hepsi yerinde duruyordu
Cevdet Karal

Huzur bir titreme hâli, yetinmek bir sarhoşluk
İstihkak dışı bir problem sanma sakın el açmalarımı
Bahar yaz ve diğer her şeyin üzerimde rüçhan hakkı var
Biliyorum
Öyleyse nedensiz seversem seni
Sen de beni nedensiz sever misin
Rabbim
Mustafa Akar

Aynı kışta soğumaz, benzer yazda ısınmaz
siyah olmadığına inandırılmış saçların
telafisi kalmayan bu gülüşü unut
sına beni, eskiden nasıl ağlardın
İlker Nuri Öztürk

Ümitlenmek hepimizin hakkı yine de
Kirazla boyanmış çocuk yüzleri varken
Öğrenecektim neredeyse yaşamayı, ellerinin hatırına
Hani uyanırsın, hani bembeyazdır, hani cıvıl cıvıldır ya
Harun Yakarer

Vardar sabrı ekmek gibi
matematiksiz böler şehri
bir tarafta öğrenilmemiş dilde mızıka
bir tarafta taşa sığınan elleri

çocuğun sarışın cümlesi
takılıyor köprünün taşlarına
olgun telaşı yerleşir
birleşmeyen yakasına
Ayşe Hilal

ben sevince yeryüzü ısınır birden
dallarda kiraz ayva nar
her mevsim sen olursun biraz

ben sevince yeryüzü ısınır birden
yokuşlar böyle değildi eskiden
şimdi sensiz nasıl çıkılır bilmem

ben sevince yeryüzü ısınır birden
Arif Ay

Karabatak’ta Dede Korkut Dosyası

Karabatak dergisinde yine dillere destan olacak bir dosya var elimizde. 83. sayının dosya konusu Dede Korkut. Tam tekmil diyebileceğimiz bir çalışma olmuş bu. Sadece düşünce yazıları değil şiirler ve öyküler de Dede Korkut temalı.

Ali Ural’ın Giriş Yazısından

“Saltuknâme, Dede Korkut’u Osmanlılar’la aynı soydan gösterir. Hacı Bektaş Vilâyetnâmesi, Korkut Ata’yı Oğuz padişahı Bayındır Han ve onun beylerbeyi Kazan’la birlikte anar. Câmiʿu’t-tevârîḫ, Dede Korkut’u Oğuz hükümdarlarından Kayı İnal Han’ın başmüşaviri olarak zikreder. Menkıbe bu ya, Hz. Peygamber’le aynı çağda yaşadığı söylenen Kayı İnal Han müslüman olduktan sonra iki vezirini Peygamber’e elçi olarak göndermiştir. Doğrusu bu rivayetlerin gerçek olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Zira Türk milleti Korkut Ata’yı nasıl görmek istiyorsa Korkut Ata milletine öyle görünmüştür. Hikâyenin öyle bir gücü vardır ki kurgusu gerçeğiyle yarışarak onu geçer fakat madalyasını yarış sonunda gerçeğin boynuna takar. Hayaller gerçekler için yarışmaktadır çünkü. Gerçeklerin kalbe nüfuz edebilmesi için.”

Yüksel Özden ile Söyleşi

Dede Korkut Dosyası bağlamında Yüksel Özden ile yapılan söyleşi yer alıyor dergide. Sorular; Hümeyra Yabar’dan.

“Dede Korkut Kitabı, Türk milleti için yalnızca bir destanlar derlemesi değildir; adeta milletimizin vicdan defteridir. Onu okuduğunuzda, göçebe hayatın bilgeliğiyle yoğrulmuş bir ahlak, asırlardan süzülüp gelen bir irfanla karşılaşırsınız.”

“Güncel Okumalar dizisinde Dede Korkut’u ele alırken amacımız, bu büyük metni tek bir kalıba hapsetmek değil; onun farklı boyutlarını gün ışığına çıkarmaktı. Bu çerçevede beş farklı odak alanı belirledik: siyaset felsefesi, ahlak, iletişim, bireysel gelişim ve güncel psikoloji.”

Bekir Soysal ile Söyleşi

Bekir Soysal ile Dede Korkut kitabı merkezli bir söyleşi yapılmış. Sorular; Hümeyra Yabar’dan.

“Dede Korkut Kitabı, Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan Özbek uyruklu bir heyet tarafından Özbekçeye tercüme ettirildi. Sanatçılarımızın alışık oldukları, meşk örneği olarak benimsedikleri Büyük Usta Behzad tarzının ve ondaki tipolojinin bu dönem tipolojisiyle örtüşmeyeceği anlaşılınca dönem üzerinde, çeşitli görsel denemeleri göz önünde tutarak araştırmalar yaptık. Burada klasik tasvir sanatımızdan farklı bir tipolojisi üzerinde çalıştık. Oğuz tipolojisini tersim etmeye çalıştık. Bu tipoloji, kılıcının açtığı iz üzerinden yürüyen alp-eren tipi olarak resimlendi. Figüratif unsurlarda hikâyelerin ruhuna uygun bir ifade oluşturuldu. İstanbul’da bu iş için hazırlanan stüdyo ortamında Şahmahmut Muhammedcanov, Cihangir Aşurov ve Azad Aşurov, İznik Mavi Çini atölyelerinde ise minyatürlerin çiniye doğru uyarlamalarını sağlamak ve İstanbul ekibinin gönderdiği çizimlerin son kontrolü ve gerekli tashihler için Gülçin Anmaç ve Tulin Gönültaş görevlendirildi.”

Dede Korkut Dosyasından

D. Mehmet Doğan – Türkçe’nin Anıtı Dede Korkud

“Dede Korkut, Câmiü’t-tevârih’de onuncu Oğuz hükümdarı Kayı İnal Han’ın başmüşaviri olarak zikredilir. Menkıbevî anlatışa göre, Kayı İnal Han, Hz. Muhammed’in çağdaşıdır. Bu Han, iki vezirini Hz. Peygamber’e elçi olarak göndermiştir. Bahrü’l-ensâb’da ise Kazan Han’ın Dündar ve Emen beyleri Mekke’ye Hz. Muhammed’in nezdine gönderdiği, bunların Selmân-ı Fârisi ile döndükleri, Selman-ı Fârisî’nin de Korkud’u Oğuzlara şeyh yaptığı anlatılmaktadır. Bu itibarla Dede Korkud Müslüman Oğuzların öncüsü olmaktadır.”

Ahmet Nedim Serinsu – Dede Korkud Hz.nin Duaları Anadolu Mayasında Yaşıyor!

“Ferdin değil, Türk Milleti’nin anlatıldığı Dede Korkud Hikâyelerinde Türk toplumunun tarihî karakter yapısı, bu hikâyeler dikkatle incelendiğinde bak-görülebilmektedir. Asırlarca ozanlar tarafından işlenen bu hikâyeler, Oğuz beylerinin de bulunduğu topluluklarda söylenmiştir. Nesilden nesile sözlü gelenekte yaşatılarak devredilegelmiştir. Hikâyelerde halkın günlük konuşma dilinde canlı ifadelerle ve zaman zaman özdeyiş hâline yükselen bir anlatımla Türk Milleti, İslâm Dünya Görüşü ile bütünleştirilmek istenmiştir.”

Canan Olpak Koç- “Deli Dumrul” Kurgu, Kutsal İlişkisi

“Türk edebiyatında kutsalın kurgunun bir parçası olarak görünürlüğü erken sayılabilecek bir öncüle, Dede Korkut Hikâyeleri’ne dayandırılabilir. Kitapta yer alan İslami anlayışın yüzeysel mi yoksa yüksek bir İslam anlayışını mı karşıladığı geçmişte tartışılmıştır. Hikâyelerde görülen İslami unsurların sathiliğini düşünenler yanında Orhan Şaik Gökyay başta olmak üzere Dede Korkut Kitabı’nı bir ermişler kitabı kabul eden, hâliyle İslami unsurların yer yer yüksek bir seviyeye eriştiğini ileri sürenler de olmuştur.”

Celal FedaiDedem Korkut, Deli Dumrul ve Ben

“O günlerde ışıdı zihnimde Deli Dumrul’u yazma fikri. Kendimi ölçüştürdüğüm kişi Goethe’ydi. Eserimi ölçüye vuracağım eserse Faust’tan başkası değildi. Çünkü daha Marshall Berman’ın adını Komünist Manifesto’dan aldığını derhâl anladığım modern dünyada işleyen zihni çözümlediği eseri Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’u okumadan, Faust tipi insanın ortaya çıkmasından sonra Batı medeniyetinin âlem-i İslam’a galebe çaldığını fark etmiştim. Faust’a karşı duracak yegâne insan tipinin Deli Dumrul olacağını, o tipinse benim ona edebâ bir eserde can vermemle neşvünema bulacağını düşünmemdeki saf enerjiyi varın siz hesap edin. Başım dönmüştü. Bu, bana nasip olabilir miydi? Sokaklarımızda değil elbette ama mesela hariciyemizde Deli Dumrullar türeyebilir miydi? Doktorlarımız arasında? Öğretmenlerimiz içinde? Kendimi Dedem Korkut gibi hissediyordum. Hatta belki onu aşarak onun takdirine uğramış bir şair olarak…”

Ayşe Ural Gökalp – Sanal Dünyada Dede Korkut’la Hikâye Anlatmak

“12., 13. ve 14. yüzyıllara tarihlenen Dede Korkut hikâyelerine bakacak olursak destan çağından masalcılığa geçişin en önemli edebî miraslarından biri olarak görebiliriz. Destansı bir yönü olan bu hikâyeler, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonraki döneme de denk gelmekte ve bu yönüyle kültürel imgeler de içermektedir. Dede Korkut Hikâyeleri, 19. yüzyılda yazılan ilk metinlerden biri olması nedeniyle eser, dünya kültürü ve toplumsal tarih açısından önemlidir. Zengin atasözleri, Türk halk felsefesinin zengin yaşam tecrübesini aktarmakla birlikte hangi sözlü kültüre dayandıkları konusunda dünya kültürüne de önemli bilgiler vermektedir.”

Vahdettin Oktay Beyazlı – “Akıntılı Görklü Suyu Geçmek”

“Dede Korkut Hikâyeleri’ni bilenler hatırlayacaktır, Oğuz beyleri oğullarını evlendirirken İç Oğuz’dan ya da çok zor durumda kalmışlarsa Dış Oğuz’dan kız alırlar. Ancak bu gelenek, bahsettiğimiz hikâyede bu şekilde olmamıştır. Çünkü hem İç Oğuz’u dolaşan Kan Turalı hem de bütün Oğuz’u dolaşan Kanlı Koca ailelerine münasip gelin adayını bulamamışlardır. Kanlı Koca’nın oğlu için bulduğu gelin adayı ise Trabzon Tekür’ünün kızı Selcen Hatun’dur. Bu izdivacın gerçekleşebilmesi için Kan Turalı’yı bazı maceralar beklemektedir. Çünkü Selcen Hatun’a giden yolda bazı sınavlar vardır. Kahramanın sadece istekli ve hünerli olması yetmeyecek; dağları ve suları aşması, canavarlarla mücadeleyi göze alması da gerekecektir. Kan Turalı, babasından duyduğu bu malumatlardan sonra gözünü karartır ve hemen kararını verir.”

Soyut Düşün(c)enin İzdüşümü ! . .

Hasan Akay, düşüncenin fizikötesi bir güç olarak enerji ve madde üzerindeki hakimiyetini; takyonlar, melekler, cinler ve insan bilinci arasındaki ilişkiyi; kozmik ışınlar, şihaplar ve düşünce fotoğrafçılığı gibi örnekler üzerinden metafizik ve bilimsel bir perspektifle ele alıyor. 

“Düşüncenin kaynağı, düşüncenin hızını da kendini fark ettirmektedir. Düşüncenin hızı, ışık hızından çok daha fazladır ve o da metinde alına nispet edilmiştir. Yani metinsel uzamda alın, beyne öncelikli bir konumdadır ve niyetin de maksadın da bağlı olduğu zihniyetin göstergesidir.11 Bu durumda düşün(c)enin de gösterileni -ya da yol göstereni- olmaktadır… Bu bağlamda metne göre alnın mazmunu endişedir. Başka bir deyişle, mevzu derindir ve beynin değil alnın eyleminin saydam izidir. Alınsa, düşün(c)enin teslimiyetinin ve/ya neye teslim olması gerektiğinin ölçüsü, mi’yarıdır. Ne için neden vaz geçileceğinin ayarı ondadır. Beynin ayarı ondadır. Düşünceyi üreten (beyn)in içindeki etki ondandır. Beyin ona göre işler ve o işlediği takdirde kalp genişler.”

Kendi İçinde Yürüyenler: Şairler

Yağız Gönüler, şiirin ve şairlerin insanın iç dünyasındaki derin anlam arayışını, hayreti, acıyı ve umudu nasıl taşıdığını Ali Ural’ın Şairin Şairleri kitabından hareketle anlatıyor.

“Şairin Şairleri, A. Ali Ural’ın gönlünde yeri engin olan insanları bir araya topladığı bir yamaç. Bu yamaca yanaşmak insanın içindeki vicdanı, umudu, hayat heyecanını tetikliyor hiç şüphesiz. Ama korkutuyor da. Şairlerin, kimi kısa kimi uzun ömürlerinde bunca telaşı nasıl göğüslediklerine insan şaşırıyor. Her şeye tempo tutmadan, her şeyin ahengine kendini kaptırmış ömürler. Sanki şairler, kısa metrajlı bir filmde ara ara gülümser gibi teker teker giriyor kadraja, okurun karşısına. Selamlaşıyoruz şairlerle, şairlerimizle. Kendimize yeniden tutunma imkânları devşiriyoruz. Neye? Hayata, insana, kalbe, inanca. Şiir, işte bu yüzden bir iç dünya işi. Orada çalışılan, oradan yeniden yeryüzüne dağılan.”

Projektörde Ayşe Mercan Kara Var

Ayşe Mercan Kara, projektör bölümünün bu sayıdaki konuğu. Kitaplarına ve yazma yolculuğuna dair soruları cevaplamış Kara.

“Biz kahraman bir milletiz. Aile albümümüzde yer olan onca kıymetli değerden, şanlı kahramandan yalnızca biri Sarı Saltuk. Bugün ülkemizin çocuklarına yüklenmek istenen yetersizlik hissinin ne kadar boş bir lakırtı olduğunu hakikatler eşliğinde anlatmak istedim. İnsan bir şeyi daha önce yapabildiğini bilirse yeniden yapabilecek gücü kendinde bulur. Bugünün alpleri kılıç sallamıyor fakat gayeleri aynı. Ülkelerini ve inançlarını her anlamda üst seviyeye taşımak için çabalıyorlar. İstedim ki inançları pekişsin kendilerine güvensinler ve yeniden bismillah deyip başlayabilsinler.”

Karabatak’tan Öyküler

Bünyamin Demirci – Kurt Mağarasında Yetişen Barlas Han Hikâyesidir

“Nasıl oldu bilmem, uyutmuş Mevlâ beni. Yiğidin atı ardında, sersemlemiş yol tutmuşum. Vardığımızda, Korkut Dede derler, etrafında kırk yiğit yay çizmiş otururdu. Beni ortalarına almış konuşurlarken, gözüm kapalı uyandım, kulak verdim duymak için. Dede söyledikçe erler dinliyor az konuşup baş sallıyorlardı. Kara çadırlı bir beye evlat verilip, kız çocuklu bir anadan emsin, buyurdu. Ağılda iki koyun devirdim o gece, ağzım kanlı vardım bir yamaca. İki it boğdum, kaçmaya yeltendim. Oğuz uykudayken karşı yamaçta meşaleler yanıyordu. At nalları bağlanmış sessizce yürüyordu. Ana kurdun derisini sardım sırtıma. Oğuz’a baskın edecek kırk kafiri boğdum ağzımla. Bir kafiri saldım anlatsın için…”

Merve Büyükçapar – Osman Bey’in Yurdunun Yağmalandığı

“Gün gelip vakit çatınca Süleyman Şah oğlu Ertuğrul’a Allah Teâlâ sırasıyla üç oğul verdi. Ertuğrul Bey şâd olup sevindi. Birine Gündüz adını verdi “Yaşını Allah versin,” dedi, birine Savcı adını verdi “Yaşını Allah versin,” dedi, birine de ulemâlar serveri görklü Osman’ın adını verdi “Yaşını Allah versin,” dedi.

“O övdüğüm yüce Tanrı Dost olup medet eriştirsin,” diye ak yüzünü kara yere koyup kaygılı dua etti. “Rüya ise Tanrı yorsun, vakıa ise Tanrı beni yanıltsın,” dedi, yağız atını mahmuzladı. Irak yakın yol tepti. Gelip otağına gölge oldu. Yedi gündür aklını toplayamadığını, uykusundan sıçrayıp kalktığını, lakırdı söylemeden gün geçirdiğini, boz atlı Hızır’a adak dilediğini, ırak illerde attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirip Ertuğrul Bey oğlu Osman’ın yurduna zeval gelmesin diye aç doyurduğunu, bir Allah Teâlâ bildi bir de kendisi. Şakağında ak saçı aktan öte oldu. Kırışık yüzünden buldur buldur yaş aktı.”

Resul Bulama – Yapay Dumrul

“Mobese kamerasının altında olduğunu fark edince kitaba biraz daha gömülüyorsun. İzlenmeye alışmışsın, biraz kendine çekidüzen veriyorsun ama içinden gülümsemek gelmiyor.”

“Bey oğlu değilsin ki seni kim ne yapsın! Telefonların dinlendiğini anladığından beri algoritmayı şaşırtmak için yapmadığın numara kalmamıştı. Birkaç gün farklı aramalar yapsan, olmadık kelimeleri söylesen aldatabilirdin yapay zekâyı. Dumrul’dan daha zekisin nasıl olsa! Onun gibi akçe peşinde değilsin, peşini bıraksalar yeter. Hayatta ilgini çekmeyen ne varsa evin içinde bağıra bağıra söyledin. İzini kaybettirmek için internetten hiç ilgi duymadığın yerlere girdin. Pompalı tüfekten, trileçe tarifine kadar denemediğin şey kalmadı. Asıl merak ettiklerine gizli sekmelerde baktın. Adı üstünde gizli sekme. Burada seni bulamazlar. Biraz bekledikten sonra içinden gülerek sosyal medya hesabını açtın.”

Fatma Türk – Demirin Uykusu

“Bu, aslında yarının da habercisiydi. Yarın olacağı kişi, işte bugünden belliydi. Sayfaların arasında sararmış bir kâğıt buldu. Köşesinde solmuş bir mürekkep lekesi, ortasındaysa yarısı silinmiş bir cümle: “… bilmeyenle ben evlenmem.” Neden not almıştı bu cümleyi, hatırlayamadı. Neyi bilmeyenle evlenmezdi? Bu yarım hâliyle bile güçlüydü cümle. Bir yankısı vardı. Notu bir süre elinde tuttu, sonra defterin içine geri koydu. Ev sessizdi. Kaloriferden gelen metal tınısı, uzaktan geçen bir aracın uğultusu, kendi nefesinin ritmi, hepsi aynı noktada birleşip düz bir çizgiye dönüşüyordu. Hastalıktan çok, yorgunluktu hissettiği. Belki de yılgınlık.”

Karabatak’tan Şiirler
göğsü güzel dağlarda güneş aralandı hilkat kapısı
kırk yiğit kırk kılıç kuşandı kırk yılanı sardı beline
isimsiz büyüyenler isimsiz küçüldü adsız yaşamak
sahibini gören atlar gibi sevinçle kişnedi kelimeler
beri gel başım bahtı evim tahtı beri gel ad ol bana
kara otağda kara bahtlı kara keçe döşendi altıma
kara koyun yahnısında kırıldı kara kaşığım
bir ben bayındır değilim Bayındır sofrasında
aç gördüm aç bıraktım, çıplak gördüm çıplak
esir pazarlarından ıslık çalarak geçtim
borçlu zincirlerini parlattım kara mendille
Ali Ural

Can almanın ve can vermenin talihi düştü sana, düştü millet olmanın azmiyle
Ad koydu ad aldı kaderden, kendi adını bir sır gibi saklarken geçmişte
Adaletin kılıcıydı kelimelerin titrerken kalbinin derinliklerinde, kanla yoğrulmuş tahtlara
Bir hayal kırbacı vurdun da bir gedik açılmadı seyrine doyamadı mevsimler
Mevsimlerin içinden geçenler bakıp kaldı bir süre öyle
Bakıp kaldı ellerine kıymet veren kim varsa, müziğin ritmi değişti göz çukurlarında
Âdem Yazıcı

ey yokluğun ateşinde varlığı pişiren
kara pusatın gölgesinde uyuyan yiğitleri ululayan
kadere de kedere de hükmeden görklü Tanrım
her ne var ise âlemde sendendir
sendendir hem olmuş hem olacak
isim sensin cisim sensin olan sen
acunun peşinde geçen ömrüme merhamet et
sesimi kavi kıl göğsümü gösterme yağıya
azımı çok kılan çoğumu azaltmayan Hak Teâla
kanımı dökme hainin ayak bastığı otağa
Cengizhan Konuş

dedem, Dumrul’a öğretti dünyanın nizamını
kimin candan vazgeçeceğini
ve ne için geçilir candan
ve nasıldır yeni bir can sahibi olmak
iyilikler ve dualarla mayalanmış
ve serpilmesi büyümesi bileğinin kaviliğiyle
yiğitlik meydana çıkmak namerde karşı durmak
bir ad sahibi olmak için

düşmanın atası yok sözü güdük
bilemez Hak nizamı
otursun başını yesin
kibriyle beklesin yanacağı günü
vadedildiğini sanarak dünya toprağının
Şafak Çelik

Bilirdi dedem bilmediğini bilgeliği bundandı
El açmadıkça Hakk’a sırrınözü açılmaz
Yürek kabarmadıkça gözyaşı akmadıkça
Baş ayak hizasında secdeye kapanmadıkça
Görürdü Dedem görünenin ötesinde olanı
Kavruk ellerin yağmura hasretliği nedir
Kor düşmüş bağrın kederi tasası nedendir
Bilirdi Dedem yarayı avucuyla sıvazlardı
Yunus Emre Altuntaş

Günümüze geçiyor sonra Üstad, biraz gergin
Kaybolup gidiyor kalabalığında şehrimizin
Sonra cirit atıyor gençlerle bir zaman
Çocuklarla körebe oynayıp kendinden geçiyor
Ama hüzünle söz ederken katliam ve soykırımdan
Filistin’i işaret edip
Ağladığını görüyoruz Korkut Ata’nın o an;
Uçmağa gittiler diyor, iyilerden ölenler için
Kötülerse tamuyu boylasınlar külliyen!
Adem Turan

Kuru bir dere biz
Önce birdi gemi, derinleşti bataklık
Arttırdık gemiler üç, dört
İzledi Şökli Melik gözlü kâfir
Öldüler, oyuncakları bıraktık suya
Yenildik, bir avuç pirinç bıraktık suya
Gülran Aytaç

mızrağa karşı mızrak kelama karşı kelam
çınarlar gözünde büyür banı çiçek’in
bileği er bileğinden kavi
dönse de başı sevdadan hasretten
savurur kılıcı bilir ki ak otağa uğrayacak
şenlik gölgeliği
çırılçıplak bir ormanda yıldız akını
baskın yapanın muradı başkaydı çoğu zaman
sürdü altın yüzüğü banı çiçek
atın ayağından fırlayan toz tanelerine
Yasemin Zengin

Ayasofya’dan Ş. Teoman Duralı Dosyası

Ayasofya dergisi, düşünce ve gönül dünyamızın mimarları ile okurlarını buluşturmaya devam ediyor. 40. sayının dosya konusu Şaban Teoman Duralı. Konunun uzmanı kişilerle hazırlanan bu dosyalar tam anlamıyla arşivlik çalışmalar içeriyor. Dört yıl öne aramızdan ayrılan Duralı’ya rahmet dileklerimi ileterek Yusuf Bilâl Aydeniz’in editörlüğünü yaptığı dosyadan paylaşımlar yapacağım.

Şaban Teoman Duralı Dosyasından

Ahmet Çapku – Medeniyet Kurucu Bir Unsur Olarak Aile (Şaban Teoman Duralı Düşüncesi Özelinde)

“Duralı’nın bakış açısıyla, İngiliz-Yahudi ‘ben beşer tipi’, kendisine benzemeyen ne kadar insan tipi varsa onların üzerinden madden ve mânen silindir gibi geçmiştir. Filozof, doğanın tahribini de aynı bakış açısına bağlamaktadır. Bugün toplum mühendisliği tek biçimde insan var etmek istemektedir. Beşeri insan yapan ve ona kişilik ve kimlik kazandıran şey, inançlar, kültürlerdir. Kişisel ruh bozulunca insan korkuya kapılır ve karşısında duran güce teslim olur.”

Bülent Özdaman – Sinematografik Bir Portre: Ş. Teoman Duralı

“Dil konusunda da milliyetçi olduğunu ifade eder. Malezya’daki bir kitap hariç diğer eserlerini Türkçe yazar. Hoca; dilden daha önemli bir şey yok, dil itibardır, dil aklın dışa vurumudur, dili zengin olan milletler akıllı milletlerdir, teorik düşünebildiği ölçüde dili soyutlaşır, der. Bu sebeple Türkçede teorik bir ifade imkanını aradığını, soyut düşünme kabiliyetini geliştirmeye çalıştığını ve bunu başarabildiğini, bu yolu bulduğunu söyler.”

Emre Çeliker – Teoman Duralı: Bir Filozofun Ahlâkı

“Teoman Duralı, yalnızca bilgiye değil, bilginin nasıl kullanılacağına da kafa yoran bir ahlâk filozofudur. Nitekim yine kendisinin düstur edindiği “utanmadıktan sonra dilediğini yap” hadisi onun anlatımında, beşerden insana dönüşümün en temel ögesi olan ve edebin zorunlu koşulu olan utanma vasfına dikkat çekmekle kalmayıp, hem dinin hem geleneğin hem de Aristoteles’ten beri süregelen felsefî ahlâk anlayışının ortak noktasını işaret eder.”

Fatih Birgül – Teoman Duralı’dan Yüzyıl Sonraya Kalanlar

“Teoman Duralı’nın ismini yaşatacak en önemli fikir hizmetlerinden biri, hiç kuşkusuz kendi ‘medeniyet’ ve ‘kültür’ teorisi ile doğrudan ilişkili olarak, günümüzde dünyayı istila etmiş olan “Çağdaş Küresel Medeniyet” hakkındaki analizleridir.”

Mücahit Erboğa- Âlem Öldü, Bilge Dirildi

“Dünyanın birçok bölgesinde ayak izlerine rastlayabileceğiniz Teoman Hoca’nın Afganistan’a yaptığı yolculuk sonrası hayatının değiştiğini ve bir uçurumdan yuvarlanırken son anda İlahi müdahale ile kurtulduğunu ve o anda iki şeye karar verdim deyişini hep tebessümle hatırlarım. Birincisi gerçek anlamda Müslüman olmak, ikincisi evlenmek.”

Züleyha Koyunoğlu – Teoman Duralı’nın Gözünden: Alametifarikası Nedir Bu Türkçenin?

“Duralı, Sorun Nedir? adlı eserinde Türklüğün ne olduğunu ve ne anlama geldiğini sorgulamaya çalışır. Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti eserinde ise küresel düzenin, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin çerçevesini belirleyen değil; aksine çerçeveyi darmadağın eden bir eser olduğundan bahseder.”

Mehmet Sabri Genç ile Teoman Duralı ve Fikriyatı Hakkında Söyleşi

“Teoman Hoca’nın ders verme tarzı, aslında onun bütün düşünme biçiminin bir tezahürüydü. Derse hazırlanma süreci, dışarıdan bakıldığında “hazırlıksızmış” gibi görünebilirdi; çünkü elinde notlarla, defterlerle gelmezdi. Oysa gerçekte, yıllar boyunca inşa ettiği devasa okuma birikimiyle derse zaten sürekli hazırlanmış vaziyetteydi.”

“Gazzâlî’ye gelince… Teoman Hoca’nın bu listede Gazzâlî’ye yer vermesi, onun düşünce coğrafyasını yalnızca Batı ile sınırlamamasının bir sonucudur. Gazzâlî, İslam düşüncesindeki epistemik kırılmanın ve tasfiye hareketinin merkezindedir. Duralı’ya göre Gazzâlî’yi anlamadan, Doğu düşüncesinin dönüşümünü, metafizik anlayışını ve ilimlerin tasnifindeki büyük değişimi kavramak mümkün değildir.”

Şafak Ural ile Teoman Duralı Hakkında Söyleşi

“Teoman ile ben 70’li yıllarda tanıştık. Vefatına kadar da bazen çok sık, bazen oldukça seyrek görüşmelerimiz hep sürdü. Kırklareli’ne gittikten sonra İstanbul’a geldi.Ondan sonra İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde görev yapmaya başladı. O aralarda biraz daha seyrek görüştük. Bir gün içimden geldi, telefon ettim.Çok sevindi. O sıralar görüşemiyorduk. Sistem etti, ben de ona sistem ettim. Niye görüşemiyoruz, niye aramıyoruz, sen niye aramıyorsun gibi sitemler.Ondan sonra aradan bir 10 – 15 gün geçti geçmedi, rahmetli oldu.”

Soruşturma

“Bir düşünür ve bir filozof olarak Teoman Duralı’nın çağdaş felsefe, bilim ve Türk düşünce hayatına katkıları bağlamında ne söylemek istersiniz?”

Egemen Seyfettin Kuşcu – Hoca’nın takip ettiğim derslerinde karşı karşıya kaldığım ve kendime de örnek aldığım bir yanının yalnızca beni değil yetiştirdiği ve bugün akademide kendileri de Hoca olan pek çok kişide etki yarattığını düşünüyorum. O yan da Hoca’nın anlattığı konuyla kurduğu doğrudan ilgi, derslerine gösterdiği özen ve elbette ki öğrenciyle kurduğu olumlu ilişkinin bütünlüğünden oluşmaktadır.”

Fatma Zehra Pattabanoğlu – Teoman Duralı, Türkiye’de hem felsefe hem de bilim anlayışını yerli bir bakışla yorumlayan ender düşünürlerden biridir. Çeşitli eserleri, mülakatları ve konuşmaları dikkate alındığında felsefeyi bir dünya görüşü ve insanı anlamanın yolu olarak gördüğü anlaşılmaktadır.”

İshak Arslan – Henüz internetin yaygınlaşmadığı ve dijital içeriklere erişimin mümkün olmadığı yıllarda Teoman Duralı’nın derslerini yüz yüze dinlediğimde bende bıraktığı ilk izlenim donanımlı, iddialı ve etkileyici bir hoca portresiydi. Genel dersleri haricindeki sohbetlerinde de coşkulu üslubundan ve ciddiyetinden fazla bir şey kaybetmezdi. 1990’lı yıllarda yayın yönetmenliğini yaptığım ulusal bir radyoda yaptığımız bir düşünce programına davetimize icabet etmiş, hem programda hem sonrasında derinlikli sohbetler ve söyleşiler yapmıştık.”

Levent Bayraktar- “Şaban Teoman Duralı çağdaş Türk felsefesinde öncü çalışmalara imza atmıştır. İlgilendiği pek çok konu ve felsefi mesele onun özgün çalışma alanlarıyla ilişkilidir. Türkiye’de canlılar sorunu ve biyoloji felsefesi onun tarafından gündeme getirilmiş, kavramsallaştırılmış ve incelenmiştir.”

Muhammet Enes Kala – “İnsanı “beşerleşme” ve “insanlaşma” süreçleriyle anlamaya davet eden Duralı, ruhun bu yolculuktaki belirleyici rolüne özellikle işaret eder. Beşer, fizyo-nöro-biyolojik canlıdır. İnsan, bunun üstünde ruhu, iradesi ve şuuruyla anlam kazanan/ kazandıran varlıktır.”

Mustafa Tekin – Özellikle biyoloji felsefesi çalışmasının ortak disiplinlerce fikri takibinin yapılması bir görev olarak ortada durmaktadır. Ayrıca günümüzün küresel dünyasında egemen olan kültür ve medeniyet ile onların içeriklerine dair Teoman Hoca’nın görüşlerinin kritik edilmeye ihtiyacı vardır.”

Recep Şentürk- Teoman Duralı Hocamız bunun en güzel örneklerinden biridir. Gelenekli ama gelenekçi olmayan bir düşünce üretmiştir. Bu açıdan felsefe yapmayı, Batı taklitçiliği ve o taklitçiliğin bir parçası olarak materyalizm, din karşıtlığı ve ateizm zannedenlere karşı; Batı taklitçiliğinden uzak, kendi milletini aşağılamak yerine onunla iftihar eden, toprak, tarih, iman ve dinle barışık bir felsefenin nasıl yapılabileceğinin örneğini ortaya koymuştur.”

Süleyman Dönmez- Bazı insanlar vardır; konuşurken kelimeler değil, kelimelerin kökleri dile gelir. Teoman Duralı Hoca, o insanlardandı. Hoca, modern dünyanın karmaşık düşünce haritasında aklımıza yön, ruhumuza denge kazandırmak isteyen bir bilgeydi. Onun derdi yalnızca bilgi üretmek değil, bütünlüğü yeniden hatırlatmaktı.”

Vefa Taşdelen – Radyo ve televizyon programları, konferansları, gezi-gözlem yazıları, söyleşileri, dergi editörlüğü gibi başlıklar da Teoman Hocanın evrensel kültüre yaptığı katkılar olarak görülebilir. Evrensel kültür faaliyetleri de dönüp dolayıp yine onun felsefe-bilgelik yolculuğunun bir parçasını oluşturduğu unutulmamalıdır.”

Yakup Kahraman – Teoman Duralı böylece Cumhuriyet sonrası düşünce dünyamızda alışılagelen kuru, soyut, teorik çalışmalarla sınırlı bir etkinlik olarak görülen felsefe alanında kendisinden sonra yetişen nesillere de farklı bir ufuk vermiştir.”

Zafer Çaylı – İdrak ettiğimiz çağın en önemli filozof ve gönül insanlarından biri olan merhum Duralı, yazınlarında, Türk düşünce, medeniyet ve kültür dünyasının zenginliğinin keşfedilmesini ve bu büyük hazinenin başta Anadolu coğrafyası olmak üzere tüm dünyaya bir miras olarak sunulmasını hedeflemektedir.”

En Değerli Hazinemiz Ailemiz

Ayşe Altıntaş, “When Life Gives You Tangerines” filminden yola çıkarak modern toplumda aile kurumunun değişimini ve karşılaştığı zorlukları inceliyor. Sanayileşme, küreselleşme, bireyselleşme ve teknolojik gelişmelerin geleneksel geniş aileden çekirdek aileye ve alternatif aile modellerine geçişe nasıl yol açtığını ele alıyor. 

“Araştırmalar şunu göstermektedir ki; boşanmış aile çocuklarında akademik, davranışsal, psikolojik ve sosyal problemler görülme oranı boşanmamış ailelere göre daha yüksektir. Boşanmanın çocukların tüm yaşamı üzerine uzun dönemli çok olumsuz etkileri olmaktadır. Bu çocuklar sosyoekonomik durum, eğitim ve ilerideki evlilik kaliteleri açısından değerlendirildiğinde olumsuz yönde etkilendiklerini gösteren net sonuçlara ulaşılmaktadır.”

Sezai Karakoç’un Düşünce İzleğinde Medeniyet Tasavvuru

Fatma Salim, Sezai Karakoç’un medeniyet tasavvurunu ve onun “Diriliş” düşüncesini merkeze alan İslam medeniyeti anlayışını ele alıyor. Karakoç’un medeniyeti dini, toplumsal, siyasi ve edebiyat-sanat-bilim gibi dallarda bütüncül bir şekilde ele aldığını, inanç ve ahlakı temel ilke olarak gördüğünü açıklıyor. 

“Sezai Karakoç’un medeniyet algısından bahsederken, kendisinin ismiyle özdeşleşen “Diriliş” düşüncesinden bahsetmemiz zaruridir. Çünkü Diriliş ülkesinin başkenti Medeniyet şehridir. Bahsettiğimiz bu Medeniyet şehrinin toprağının rengi, tarih içerisinde renk değiştirse de özünden hiçbir şey kaybetmemiştir.”

Zorbalığa Karşı Futbol Birazcık da İstanbul!

Mehmet Akif Bıyıklı, futbola geniş bir perspektiften baktığı seri yazılarına devam ediyor. Bu sayı;Fransız futbolcu Franck Ribéry’nin zorlu hayat hikayesini ve kariyerini anlatıyor. Çocukken geçirdiği trafik kazası sonucu yüzünde oluşan yara iziyle mücadelesini, akran zorbalığına maruz kalışını ve bunu futbola sığınarak aşmasını ele alıyor. Ribéry’nin Lille, Galatasaray, Marsilya ve Bayern Münih gibi kulüplerdeki kariyer serüvenini, başarılarını ve İslam dinini seçiş sürecini özetliyor.

“2019 yılına kadar tam on iki sezon Bayern Münih forması giyen yıldız futbolcu, 273 maçta 86 gol atıp 124 asist yaparak toplamda 210 gole doğrudan katkı sağladı ve kulüp tarihinin en büyük futbolcularından biri oldu. Uzun yıllar kolay kolay kırılamayacak istatistiklerine gelirsek: yedisi son yedi yılda olmak üzere, toplam dokuz Bundesliga şampiyonluğu yaşayan Franck Ribéry, lig tarihinde en çok şampiyonluk yaşayan futbolcu unvanını kazandı.”

Yahya Kemal

Yusuf Emre Şen, Yahya Kemal’i Türk-İslam düşüncesi ve edebiyatındaki önemli bir isim olarak ele alıyor. Onun İstanbul’un manevi yönünü, tarih ve medeniyet bilincini vurgulayan yazılarına ve şiirlerine dikkat çekiyor.

“Bugün dikey mimarinin özenle gizlediği İstanbul’un manevî cephesi, Yahya Kemal’le yeniden belirginleşecektir. Bana göre bir çerçeve eser olan Aziz İstanbul, İstanbul’u en güzel anlatan eserlerden biridir. Öyle ki Eyüp semtinin o güzelim maneviyatını anlattığı satırlar, adeta solan ruhumuzu sular.”

Ayasofya’dan Öyküler

Nazife Turan – Orman Cüceleri

“Evi tesiri altına alan sessizlik, mutfaktan gelen tiz bir çığlıkla kesildi. Ocağın üzerindeki emaye çaydanlığın feryatları duvarlarda yankılanıyordu. Tavana yakın pencerenin gelinliği sabahın ilk ışıklarını selamlıyor.”

“Aynı yemeği günlerce ısıtıp yediğinde buzdolabının içinden belirir mi? Çalıştırılmak için doldurulmasını bekleyen bulaşık makinesinin kokusu kadar keskin yahutta kapının ardında unutulan anahtarlar kadar çaresiz…”

“Bilge cücenin yüzünde koca bir tebessüm belirdi. Cüceler şaşırdılar çünkü uzun zamandır efendilerini böyle görmemişlerdi. Ayrıca Beyge’nin kayboluşuna neden sevinmişti? Suzan ile birlikte heybetli ağaca doğru yürümeye devam ettiler.”

Gamze Çakıroğlu – Teneşirin Gölgesinde

“Yağmur, neredeyse göz gözü görmeyecek kadar şiddetli bir şekilde yağıyordu. Şehrin üzerine yine sonbaharın hüznü çökmüştü. Kaldırımların uzunca bir süredir hasretle beklediği bu serinlik şehrin tozunu, gürültüsünü ve yorgunluğunu silip götürüyordu.”

“Her sabah olduğu gibi sabah ezanı o sabah da yankılanıyor, müminler Allah’ın huzuruna davet ediliyordu. Küçük yerlerde sanki ezanın sesi daha da gürleşiyor bütün kâinat ezana eşlik ediyordu. Her şey tamda alışmış olduğum düzene tabi devam ediyordu.”

Sündüz Gölbaşı- Yeşermeye Başlayan Tohum

“Aynaya dönmek için türlü bahanelerim ve sebeplerim cereyan ediyor. Bahaneleri sağ bileğime, sebepleri sol bileğime asıyorum ki aylardır içimi yoklayan dönme isteğimi bugün de unutmayayım. Zira maskesiz halim unutmalarıyla meşhur.”

“Gördüğüm yüz bana annemi andırırken ağlamaya başladım ve zil sesi yeniden duyuldu. Titreyen bedenimle odadan nasıl ayrıldığımı, holü nasıl geçtiğimi, nasıl kapıyı açtığımı bilmiyordum.”

Umran, Sayı: 376

Bir nesle yol arkadaşı olmuş; yol, yordam göstermiş, sıkı ve sağlam duruşuyla daima “Ben burdayım!” demiş ruh onarıcı bir dergidir Umran. 2025 yılını 376. sayısı ile tamamlayan dergi mazlumların yanındaki duruşuyla, dünya coğrafyasının sesi soluğu olmayı şair eden bakış açısıyla dün de bugün de sağlam iradenin adresi olmuştur. Dergi bu sayıda Afrika’ya kadar uzanıyor.  Bu konuda bir dosya hazırlanmış.

Afrika’nın Dirilişine Doğru Dosyasından…

Mustafa Aydın – Beyaz Avrupa Tarafından Bahtı Karartılan Afrika

“Afrika, belki de insanlığın başladığı kadim bir yer, ama bahtı karartılmış bir kıta. Afrika 30 milyon kilometrelik yüzölçümü ile dünyanın ikinci büyük kara parçasıdır. Üzerinde bulunan 54 ülkede dünya nüfusunun altıda birine tekabül eden 1,5 milyar insan yaşamaktadır. Bu nüfusun yarıdan biraz fazlası yani 850 milyonu aç uyuyor. Bu arada belirtelim Batı ve Batı örneğinde yaşayan yaklaşık bir milyar insan, ürettiğinin üçte birini çöp sepetine atmasına rağmen genel olarak fazla beslenmenin doğurduğu obezite ile mücadele ediyor.”

Metin Alpaslan – Afrika Küresel Rekabetin Yeni Sahnesi

“Ülkelerin kaynakları Batılı şirketlere yok pahasına pazarlanırken yetenekli insan malzemesi de Batı’da ucuz iş gücü olarak değerlendirildi. Geride kalan milyonlar ise bu fakirlik ve adaletsiz gelir dağılımının açlığa mahkûm ettiği yığınlar olarak kaderlerine terk edildi. Sömürgeciler arkalarında etnik çatışmaların, yozlaşmış diktatörlüklerin, dinî çekişmelerin, savaşların ve kıtlığın kol gezdiği bir felaket kıtası bıraktılar. Dünyanın en fakir ülkelerinin bu kıtada yer alması büyük oranda bu sebeptendir.”

Abdulvahhab El-Efendi- Faşir’den Sonra Sudan

“Trajik olan sadece aç kalmak değil, canilerin sizi ondan mahrum bırakmak için özel olarak çaba göstermeleri. Tıpkı Gazze’de yaşandığı gibi tüm ihtiyaçlarınızla dolu tırların çok da uzakta olmayan Gazze şeridinde sıralandığı gibi, silah zoruyla onlara ulaşamayacağınıza karar verenler var. Bu da sizi daha da aşağılayıp küçük düşürüyor ve sizi yeryüzündeki en kıymetli hazineden, insan haysiyetinden mahrum bırakıyor. Sadece onların kölesi olarak yaşamanızı istiyorlar ve üstüne üstlük kötüler buna demokrasiye giden yol diyor!”

Mehmet Furkan Ören  – Trump, Hıristiyanlık Ve Nijerya

“Batı artık dünyanın ağırlık merkezi olmaktan çıkmışken ve tarih Afrika’ya doğru yönelirken Trump’ın dedikleri, Afrika’yı insan unsurundan arındırılmış, metafizik bir korku diyarına çeviren Joseph Conrad gibi sömürgeci anlatıcılarla neredeyse aynı kapıya çıkıyor. Nijerya Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Daniel Bwala da Trump’ın Hıristiyanlara yönelik zulüm iddiaları nedeniyle Pentagon’a askerî harekât için hazırlıklara başlaması talimatını verdiği yönündeki açıklamasına karşı çıktı.”

Siyonizm’in ‘Kurbağa Haşlama’ Stratejisi Açısından ‘Gazze Barış Planı’ 2: Zamana Yayılmış Bir İşgal Harekâtı

Burhaneddin Can, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarında uluslararası toplumun (özellikle BM, NATO, ABD, AB ve bazı Batılı ülkelerin) İsrail’i desteklediğini, Müslüman ülkelerin ise sessiz kaldığını ileri sürüyor. ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından açıklanan “Gazze Barış Planı”nı analiz eden yazar, bu planın Gazze’yi dolaylı olarak işgal etmeyi, Hamas’ı tasfiye etmeyi ve bölgeye yeni bir manda yönetimi kurmayı amaçladığını savunuyor. Planın, İsrail’in uluslararası alanda kaybettiği itibarı (yumuşak gücü) yeniden kazanmak için hazırlandığını ve Filistin halkını suçlayıcı bir dil içerdiğini belirtiyor.

“Gazze’de İsrail’in yaptığı katliam, sadece Siyonizm’in yumuşak gücünü değil aynı zamanda Batı medeniyetinin de tüm değerlerini hak ile yeksan etmiştir. İnsan, kadın, çocuk, hayvan ve çevre hakları diyerek yeri göğü inleten Batı’yı savunan Şer İttifakı ve onun yandaşları, bu süreçte üç maymunu oynadıkları için çok ciddi itibar kaybına uğramışlar, kendi halkları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bu sebeple Batılı devlet ricali, ‘Gazze Barış Planı’na destek vermiş, Filistin’de bir devlet kurulması gerektiği noktasında BM’de harekete geçmişlerdir.”

“Aile Yılı”nın Ötesine Geçen Kapsamlı Seferberlik

Emre Güngör, Türkiye’de ailenin toplumsal ve siyasi tartışmaların merkezinde olduğunu, küresel sapkın akımların aile kurumunu hedef aldığını ele almış yazısında. Hükümetin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” gibi politikalarını olumlu karşılarken, liberal ve seküler çevrelerin aile karşıtı bir söylemle bu politikaları eleştirdiğini belirtiyor. Yazı, ailenin toplumun temel taşı olduğunu vurgulayarak, onu korumak için kültürel, sosyal ve politik alanda kapsamlı bir mücadelenin şart olduğunu ifade ediyor.

“Kültür Yolu Festivali rotasındaki şehirlerde dijital bağımlılığa karşı alternatiflerin geliştirilmesi ve ailenin ehemmiyetine dair farkındalık yaratılması bilhassa muhalif çevrelerin dikkatini çekti. Nitekim festival alanlarında açılan stantlarda koruyucu aile modeli, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın engelli, yaşlı, kadın ve çocuklara yönelik hizmetleri hakkında bilgi verilirken, ailelerin bilinçli internet kullanımına yönelik farkındalıklarını artırmak amacıyla “Aile ve İnternet” konulu söyleşilerle dijital detoks kampları düzenlendi. Etkinliklerin çoğunluğu küreselleşme, dijitalleşme ve popüler kültür unsurlarının aileyi çözebileceği endişesinden beslendi.”

Edward Saıd New York’un Belediye Başkanı

Muhammed Alaaddin Abdulmevla, göçmen Müslüman bir genç olan Zohran Mamdaninin New York belediye başkanı seçilmesini ve bunun ABD siyasi sistemindeki anlamını analiz ediyor. Mamdani’nin, Edward Said’in entelektüel mirasını sürdürerek, sisteme içeriden radikal bir muhalefet yürüttüğünü ve sömürgecilik, ırkçılık, Siyonizm ile mücadeleyi siyasetinin merkezine koyduğunu vurguluyor.

“Zohran bu yapısökücü temsile dayanan tarihî değişimi somutlaştırıyor. Başka bir ifadeyle böyle bir temsil kurumlardaki karşıt seslerin varlığıyla yetinmemekte, aksine bu kurumların dilini yeniden oluşturmaktadır. Zahran’ın gençlik yıllarında entelektüel ebeveynlerinin Edward Said ve eşini, Raşid Halidi ve eşini daima akşam yemeklerine davet ettiklerini görmesi dikkat çekicidir. Bu isimler Filistin davasında entelektüel bakımdan belirleyici sembollerdir. Bu yüzden Zohran Mamdani’yi kendisini Edward Said’in mirasıyla bağlayan bu sıcak ilişkinin dışında anlamak mümkün değildir.”

İbretamiz Bir Hadise Olarak Selimiye’nin Restorasyonu Meselesi

Ne kadar çok gündem oldu değil mi Selimiye’nin restorasyonu. Gündem olma sebebi, yapılanın bir restorasyondan çok özden uzaklaştırma çalışması olmasıydı. Muhammet Altaytaş, Selimiye Camii’nin 2021’de başlayan restorasyon çalışmalarında ortaya çıkan tartışmaları ele almış. Kubbe ve kalem işlerine yapılan müdahalelerin, caminin orijinal klasik Osmanlı üslubuna uymayan barok tarzda süslemeler içerdiği yönündeki eleştirileri aktarıyor. Restorasyon sürecinde uzmanlar arasında yaşanan anlaşmazlıkların mahkemeye taşındığını ve çalışmaların durdurulduğunu belirtiyor. Yazar, bu tartışmaların temelinde, Batı merkezli restorasyon anlayışı yerine, kendi medeniyet değerlerimize uygun bir tamir felsefesi ve mevzuatı geliştirme ihtiyacının yattığını vurguluyor.

“Selimiye’de uygulanmakta olan projenin iptali, alternatif projenin kabulü sonrasında bahsi geçen projelerle ilgili bazı görseller ilk defa dışarıya yansıtılmış, akabinde kamuoyu önünde iki projenin sahiplerinin öncülük ettiği, meselenin âdeta siyah beyaz şeklinde ortaya konulduğu bir tartışma yaşanmıştır. Sanat ve estetiğe dair bilgi ve değerlendirmeler, tabiatının aksine, propagandacı iddiaların, yer yer çarpıtılmış görsellerle yürütülen algı operasyonlarının, hakarete varacak ithamların, hatta tehditlere varan bir söylemin nesnesi kılınmıştır. Mesele Selimiye gibi bir şaheserin şanına yakışacak seviyeli ve salim bir sanat müzakeresinden ziyade âdeta ihale yarışını hatıra getirecek bir kayıkçı kavgasına dönmüştür.”

Kültürel Durum: Sıçramalar, Geri Çekilmeler ve Hayat

Cihan Aktaş, kültür ve medeniyet kavramları üzerinden Türkiye’deki İslamcı hareketin özellikle 1980’ler ve 1990’lardaki kültürel canlılığını, dönüşümünü ve günümüzdeki sorunlarını analiz ediyor. İslamcılığın o dönemde kitap, dergi, panel ve sanat faaliyetleriyle nasıl bir arayış içinde olduğunu, başörtüsü mücadelesinin toplumsal dayanışmadaki rolünü vurguluyor.

“Sert gerçeklik karşısında ironi bir diğer kaçış üslubu. Dijital teknolojik devrimle kültür yeniden biçimleniyor. Ancak insan hayalleri ve umutları, acıları ve tasalarıyla aynı insan… Bu konulardaki zaaflarımız, Atasoy Müftüoğlu’nun ifadesiyle bizleri Avrupa’nın taşrası konumuna mıhlıyor. Beri taraftan Avrupa’da pek çok ülke, kolonyalist geçmişe eleştirileriyle değişmeye gitmekte. Tezer Özlü “Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.” demişti. Bu tespitin bir diğer izahı, kültüre ait olana ayrılan imkân ve zamanın ille de kısa vadede somut bir kazanım hâlinde kendini göstermesinin beklenemeyeceğidir. İnsan varlığına saygı ve sevgiyle yaklaşıldığı takdirde güven verir ve yerleşik hâle gelir kültürel söylemler, 2000’lerden önceki yıllarda tecrübe ettiğimiz üzere.”

Gümüşservi Dokunuşu

Aytaç Ören, sonbahar yapraklarının kokusu ve ay ışığının denizde oluşturduğu “gümüşservi” görüntüsü gibi doğal imgeler üzerinden, insanın iç dünyasına ve varoluşa dair bir sorgulama yapıyor. Kabil ve Habil kıssasına atıfla, insandaki karanlık ve aydınlık yanları, kötülük ve iyilik arasındaki mücadeleyi sembolik bir dil ile anlatıyor.

Cevat İzgi’nin Kalemiyle Osmanlı Medreseleri

Gülşen Özer, bilim tarihçisi Cevat İzgi’yi ve onun Osmanlı medreseleri üzerine yaptığı öncü çalışmaları anlatıyor. İzgi’nin, Osmanlı medreselerinde matematik ve fen bilimlerinin de okutulduğunu birincil kaynaklara dayanarak ortaya koyduğunu vurguluyor. Onun bu çalışmalarının, Osmanlı eğitim tarihine dair önyargıları kırdığını ve alana yeni bir bakış getirdiğini belirtiyor.

“Şüphesiz Cevat İzgi’nin İslâm geleneğindeki sürekliliği vurgulayan bilim tarihi sahasına dair kimi müellifler ve eserlerine dair sunduğu bildiriler ve yazdığı makaleler de var. Ancak bunların tümü göz önüne alındığında bilim tarihiyle ilgili metinlerinin boyutları ve bu sahadaki yeri gereği gibi değerlendirilebilir. Şu var ki onun sahaya en mühim katkılarından biri, İslâm ve Osmanlı döneminde astronomi, tıp, matematik gibi tabii ve riyazi ilimlere ilişkin kaleme alınmış değerli yazma eserlerin kataloglarının hazırlanmasıdır.”

Ay Vakti, Sayı:219

Ay Vakti dergisi 219. sayısına “İznik, Siyaset ve Aile” başlıklı giriş yazısıyla aralıyor sayfalarını. Ay Vakti’nin giriş yazılarını çok önemsiyorum. Dergi bir anlamda zamanın hafızasıdır. Sadece edebî ürünler yayınlamak belki bir dergiyi ayakta tutabilir ama geleceğe not düşmesi dergiye bir arşiv kimliği de kazandırır.

Giriş yazısından…

“İznik Konsili, 325 yılında yetkili 200’ün üzerinde piskoposun katılımıyla yapılmış ilk büyük teolojik buluşmadır. Konsil, Hristiyan dünyanın o dönemdeki sorunlarını tartışmak ve karara bağlamak üzere toplanmıştır. Konsilin en önemli özelliği ise henüz kiliseler arasında ayrışma olmadığı için —yani mezhepler ayrılmadan önce— “ekümenik” sıfatıyla toplanmış olmasıdır. Bu bakımdan aldığı kararlar bağlayıcı ve önemli kabul edilmiştir.”

Poetik Form

Orhan Oğuz, şiirde “form” kavramını ele alıyor. Formun sadece görsel ve işitsel unsurlarla (vezin, kafiye, nazım biçimi) sınırlı olmadığını, anlamla iç içe olduğuna dikkat çekiyor. Serbest şiirin de kuralsız olmadığını, şairin belirli kalıp ve desenlerle edebî hazzı kurguladığını savunuyor.

“Edebî haz, poetik formun anlaşılması bakımından önemlidir. Her edebî türün yazarına ve okuruna vereceği edebî hazzın türü farklıdır. Hikâyeden, denemeden, şiirden alınan hazlar birbirinin aynı değildir. Şiirden alınan edebî hazzın en belirgin özelliğinin müzikal nitelikte olduğunu tereddüde düşmeden söyleyebiliriz. Şiirin sağladığı edebî hazzın müzikal bir haz olması, sesin poetik form bakımından önemini yeterince gösterir ve vurgular.”

Kış Hâlleri

Adem Turan, kış hallerini anlatmaya devam ediyor. İnsanın kışı sevmese de bu anlatımlardan sonra kışı sevesi geliyor. Bu da Turan’ın anlatımındaki içtenlikten ve ustalıktan geliyor.

“Kış geldiğinde hemen dışarı fırlar Kış Delisi; o sokak senin, bu cadde benim; İstanbul kazan ben kepçe misali, koşturur durur sokaklarda gün boyu. AVM’lere girip çıkar; vitrinlerde kendini seyreder; halı sahalarda oyalanır, balıkçı tezgâhlarındaki balıklarla uzun uzun hâlleşip hüzünlenir. Yorulup bîtap düşünce de ilk gördüğü otobüse atlar; otobüsten bıkınca tramvaya, tramvaydan da metroya geçer… Kış Delisi işte, böyle böyle günü akşam eder.”

Tarkovski’nin, Gâlib’in ve Yusuf ’un Kuyusunda Yıldızlara Uyanmak

Leyla Yıldız, “kuyu” imgesini merkeze alarak, Tarkovski sinemasından Hüsn ü Aşk mesnevisine ve Yusuf kıssasına uzanan bir bağlamda metafizik bir sorgulamadan bahsediyor. Kuyunun, bir düşüş ve karanlık mekânı olmanın ötesinde, hakikate ulaşmak için içe dönüş, bilinçaltına iniş ve nihai bir yükselişin başlangıç noktası olduğunu anlatıyor. Yıldız, bu derinlikteki karanlıkta bile, bir yıldız ışığı gibi umut ve ilahi tecellinin bulunabileceği fikrini işliyor.

“Kuyu hem zulmet hem lütuf. Her kuyuda bir yıldız yanar. Her düşüşte kaderin yeni bir ufku belirir. Öyle bir ân gelir ki, kuyu görünmez ilahî bir el gibi devreye girer. O kuyu değil midir, Yusuf’u en aşağıdan en yükseğe tırmandıran? Kuyunun körlüğünde eriştiği gizli sırlarla Mısır’ın semâsında bir yıldız gibi parlar Yusuf.”

“Perde arkasında nice sırlar, nice oyunlar… Gökleri ağlatan Yakup’un elinde kanlı bir gömlek… Yusuf’un önünde kuyudayken belli olan kutlu bir mevki. Kuyu ana rahmidir; yeniden doğuşun kavşağı. Diplerden bilgeliğe, köle pazarından azizliğe, karanlıktan ilahî ışığa doğuş…”

Yavuz Bülent Bâkiler’in Şiiri ve Fikrî Duruşu

Recep Garip, Yavuz Bülent Bakiler hakkında kaleme aldığı yazısı ile Ay Vakti’nde.

“Rahmetli Şair Yavuz Bülent Bâkiler, sıra dışı duyuşların, ilhamların ve kavrayışların adamı olarak yaşadığı coğrafyanın ve tarihin nabzından beslenmiştir. Onun ömrü, ideali, iddiayı, inanışı ve kavrayışı ifade eden, kıyam hâlinde bir duruşun ve aksiyonun yansımasıdır. Anadolu uygarlığının yerleşik kültürel mirası, dili ve dini, Bâkiler’de bir ömür adanmışlık olarak karşımıza çıkar.”

“Yavuz Bülent Bâkiler, edebiyat eleştirisinde sıklıkla “Millî Edebiyat”, “Hareket” ve “Büyük Doğu” çizgisini takip ettiği söylenebilir. Şairane duyarlılığı, kürsülerde, televizyonlarda dinleyicileri sarıp sarmalarken gezi ve inceleme yazılarında da bu anlatı coşkusu dikkatleri çeker.”

Sûz-i Dil

Sevilay Ögel, insanın dünyadaki acı, yalnızlık ve sıkıntıları karşısında sığınacak gerçek limanın kendi içi, yani “gönül hanesi” olduğundan bahsediyor. Dış dünyanın geçici ve yıpratıcı karmaşasından içe dönmeyi, orada huzur, şefkat, ümit ve hakikati bulmayı öğütlüyor.

“Hadi yasla yaslı başını, yasla sineme. Duy içinde kıpır kıpır atıp duran o ince terennümü. Kimi zaman hüzünlü kimi zaman coşkulu fakat her dem taze her dem umutlu. Kapa kulağını dünyanın o çığırtkan gürültüsüne. Dinle kalbimin kadife gibi yumuşak sesli muhabbet bestesini. O beste ki gönül hanemin duvarlarında yankılanıp durur her bir perdesi.”

Zamana Dair

Salih Uçak, zamanın göreceli, tanımlanamaz ve kendi bildiği gibi akan doğasını; onun insan ruh haline, mevsimlere ve tarihsel olaylara (Filistin ve Ortadoğu’ya atıfla) nasıl yansıdığını anlatıyor.

“Delikanlılık çağımızdaki zaman başka mıydı, yoksa sadece bir yanılsama mıydı? Peşinde koştuğumuz idealler mi eskidi, biz mi? Sahi ideal olan eskir mi? O halde eskiyen biz miyiz? Ne idealler eskidi ne zaman… Ah biz! Sonsuz arzuların çocukları biz… İşte gelip geçiyor zamanımız. Ne bıraktık geriye yahut ne götüreceğimiz heybemizde…”

“Eylül, bir ay adı olmaktan çok, bir ruh halinin yansımasıdır. Ekim, yaprakların; Kasım, namütenahi düşüncelerin ayıdır. Şiire vurgundur sonbahar. Kış, acı bir hatıradır dudaklarda çoğu zaman. Aralık’sız bir griliktir hava. Ocak tütmeyince beyaz bir yalandır kış… Şubat, veremli bir bekleyiştir; bahara çıkıp çıkmayacağı belli olmayan.”

Ay Vakti’nden Öyküler

Nurşah Karaca – Mutsuz musun Fitnat?

“Fitnat yıllarca bir eşiğin üzerinde oturup bekledi. Dağlarda açan kaya çiçeklerini, sümbülleri, menekşeleri, mor gelincikleri göremedi. Çayın kıyısında oturup ne suyunu yudumladı ne yüzünü ferahlattı. Rüzgâr şöyle efil efil vurmadı sırtına. Hepi topu manzarası dış kapının eşiğinin gördüğü kadardı.”

“Yaz gelince bereketli topraklar coşar, tarlalar yeşilin binbir tonuyla bezenirdi. İşçiler gün doğmadan traktörlere biner, kâh türkü söyleyerek kâh rüzgârın türküsünü dinleyerek tarlalara varırdı. Neredeyse bütün yaz Fitnat tarlada, kızgın güneşin altında çalıştı. İstediği bölümü kazanmıştı lakin okumak için para gerekti. Fitnat aşkla, şevkle gidiyordu tarlaya. Herkesten daha gayretliydi öyle ki bazen diğer işçiler takılırdı.”

Seher Özden Bozkurt – Ezan Çiçeği

“Zamanın geçişini izliyorum. Güneşin şevkle doğuşunu, yorgun batışını. Gökyüzüne dağılan renklerin bulutlara dokunuşunu. Turuncuların, pembelerin günün sonunda soluşunu, koyu bir laciverte ve siyaha dönüşünü.”

“Akşam ezanı okunmadan evine dağılacak herkes. Babadan, atadan kalma bir alışkanlık gereği akşam karanlığı çökmeden evde olunacak. Ömürden geçen bir günü daha uğurlayan insanlar, ağır adımlarla evine gidecek.”

“Akşam ezanı okunacak. Ezan çiçekleri kaldıracak başını yıldızlara, solgun aya ve lacivert geceye. Bahçeyi sulayacağım. Toprak kokusu saracak etrafı. Ağustos böceklerinin sesi, gecenin sessizliğini yaracak.”

Ay Vakti’nden Şiirler
Usulca çekiliyor deniz,
Bir batık geminin karanlık rıhtımına.
Geceyi aydınlatamazdı; küskün çocuk,
küpeli kiraz, olgun bakış, terli avuçlar
Çağırırken babasız bir eylülü sokağımıza
Ali Yaşar Bolat

bilirim, kışlar çok çetindir
yalınayak yürünemez cam kesikleri üstünde
sofradan eksilirse bir tabak daha
mezarlıklar gül kokacak bilirim
ırak dağ köylerinde ne yaralar var
mor sümbüllü bağlarda ne hicranlar
gözden düşenin zerresi kalmaz yüreklerde
işte bunları, bütün bunları çok iyi bilirim
Ferhat Öksüz

mevlam kâbe’de değil zâhid âşıkların gönlünde kırık kalplerde
duasında râbia’nın sayhasında hallâc’ın secdesinde ağlar baba’nın
açışında gülşen-i râzların bakışında kibrit-i ahmer taşıyan güzellerin
Selami Şimşek

ağaç usulünü denemeliyim belki de
kabuk değiştirmiyor
kabuğu kat kat giyiniyorlar
kalınlıkları, dayanıklılıkları oluyor
her yıl yetişiyorlar bahara
artan kabuklarla
Semra Saraç

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir