Dilburan, Sayı:3
Ve Bahar… diyerek 3. sayısına giriş yaşıyor Dilburan dergisi. Her sayı üzerine koyarak, edebiyat dünyasının güzel yanlarını sayfalarına taşıyarak ve ait olduğu toprakların –Sinop- sesini soluğunu sayfalarına taşıyarak yoluna devam ediyor dergi. Bundan büyük zenginlik mi olur?
Osman Öztürk’ün Giriş yazısından…
“Her çiçek, görünmeyen Bir sabrın filizlenişidir aslında. Uzun bir suskunluğun ardından kurulan sımsıcak bir cümle gibidir. Mevsimler içinde en çok bahar, edebiyatın ve sanatın diline yakışır; görünenden çok sezgileri, çağrışımları büyütür.
Bahar temalı bir sayı hazırlamış olmasak da, baharda yayımlanan bir sayı olarak Dilburan’ın bu coşkuyu okurlarına taşıyacağım umuyoruz. Bu sayımızda, önceki sayılara nazaran daha çok şiire yer verdik; bunu baharın tesirine hamledebiliriz.”
Kiren, Elicek, Kelem ve Modernizme Direnme Aracı Olarak Kelimeler
Erol Erdoğan, kelimelerin ruhuna dokunmayı seven bir yazar. Dilburan’da da yerel bir kelime olan “kelem” üzerinden dildeki tekdüzeleşmeye karşı çıkıyor. Kelimelerin hafızayı, kültürü ve aidiyeti taşıdığını anlatıyor. Hem yerel hem yaygın kelimeleri bilmenin insanı zenginleştirdiğini, unutulan kelimeleri yaşatmanın bir direniş biçimi olduğunu söylüyor. Kelem, Tokat ile Sinop’un bir ortak noktasıymış. Bunu da hocamızın yazısından anlamış oldum.
“Kelem benim için harçlık demektir, babayla yolculuk demektir. Sarma, turşu, kapuska demektir. Kökü bile bıçakla soyulup yenen bir yiyecek demektir. Sadece bizim için değil, ahırdaki hayvanlarımız için de sevilen bir yiyecektir. Pancar yaprağı gibi kelemin dıştaki kalın yaprakları da ineklerimiz için doyurucu olurdu. Elbette kelem biraz da çamur çaltak demektir; eziyet ve çile demektir. Bazen de traktörün çamura saplanıp kalması demektir. Nihayetinde kış sebzesidir kelem.”
Cevâhiru’l- fisdâf: Sinop’un Cevherleri
Ömer Akmanşen, Candaroğulları Beyliği döneminde kaleme alınan Cevâhirü’l-Asdâf adlı eseri tanıtıyor. Bu eserin, Türkçe yazılmış ilk Kur’an tefsirlerinden biri olduğunu ve Arapça bilmeyen Türklerin Kuran’ı anlaması için hazırlandığını anlatıyor. Eserin, İsfendiyar Bey’in oğlu İbrahim Çelebi için yazdırıldığını ve satır arası tercümelerle uzun tefsirler arasında bir yol izlediğini belirtiyor.
“Cevâhirü’l-Asdâf’Tn âdı bilinmeyen müellifi tefsirinin giriş kısmında eserini, îsfendiyâr bin Bâyezid Han’ın emriyle, sultan-zâde İbrahim Bey Çelebi için yazdığını söyler. Bu tarihi bilginin ışığı altında eserin tarihi yaklaşık olarak tespit edilebilir. Alıntı yaptığımız eserinin giriş kısmında İsfendiyar’dan “sultân-ı a’zam ve pâdişâh-ı a’zam… mevlâ mülûki’l-‘arabi veT-‘acem… ebü’l-feth îsfendiyâr bin Bâyezid han diye bahseder. Burada îsfendiyâr Bey için kullanılan “ebü’l-feth” (fetih babası),ifadesi eserin yazıldığı tarihlerde îsfendiyâr Bey’in çok fetih yaptığı zaman dilimidir ki, bu da îsfendiyâr Bey’in en parlak dönemi olan 1402-1417 yılları arasına tekabül eder.
Hikâyelerde Var Olmak
Sahra Şahin, insanın, toplumun ve medeniyetlerin anlamını hikâyeler üzerinden kazandığını anlatıyor. Her birey, şehir veya millet kendi anlatısı içinde var oluyor. Sinop örneğinden yola çıkarak, kalıcı ve hayat veren hikâyelere duyulan ihtiyacı dile getiriyor.
“Bazen hikâye bir liderin etrafında kurulur. Tarih büyük ölçüde böyle anlatılarla yazılmıştır. Metehan’m, Selçuk Bey’in, Alparslan’ın, Osman Bey’in, Fatih Sultan Mehmet’in hikâyeleri gibi. Yakın zamanlarda Mustafa Kemal’in hikâyesi gibi. Dünyanın başka coğrafyalarında Büyük İskender’in, Luther’in ya da Napolyori’un hikâyeleri gibi. Bu anlatılar yalnızca bireylerin değil, milletlerin hafızasına dönüşür; nesiller o hikâyelerle kurar zihin dünyalarını.”
Boyabat’ta bir Yeşilçam Duygusu: nasipse Olur
Abdülhamit Güler, Nasipse Olur filmi örneğinden hareketle sinemada mekân kullanımının önemini anlatıyor. Boyabat’ın doğasının filmde adeta bir karakter gibi işlediğini ve Yeşilçam estetiğini taşıyan hikâyeye duygusal derinlik kattığını belirtiyor. Filmin devamında İstanbul’a geçilince bu mekânsal sıcaklığın kaybolduğunu da ekliyor.
“Filmin krizlerle çatışmalarla başlayan hikayesi inişli çıkışlı seyrinde Boyabat ta eşsiz doğası, tarihi mekanları ve sıcak atmosfer ile uyumlu bir şekilde işlenmiş. Mesela esas kızla esas oğlanın en uzun diyaloglarının olduğu birbirlerini anladıkları, mücadele ettikleri, meseleye dair şevklerinin oluştuğu yer Boyabat Kalesi’nin hemen dibidir. Duygusal, ruhsal ve sezgisel olarak birbirlerini destekledikleri mekân olan bu yer, ikili arasında hikâye boyunca yükselen duygusal yakınlığı doğal bir fon oluşturur.”
Harabeye Dönen Bir Uzlet Evinin Düşündürdükleri
Ömer Aksay, Sinop’ta yaşayanların artık uzleti tercih etmediğinden yakınıyor. Ahmet Muhip Dıranas’ın orman içindeki evini, Heidegger’in kulübesine benzeterek bir düşünce ve sanat sığınağı olarak değerlendiriyor. Dıranas’ın siyasi tercihleri yüzünden haksızlığa uğradığını ve şiirden koparıldığını anlatıyor.
“Sinop’tan otuz kilometre uzaktaki Salı köyünde ağaçlar içindeki bu eve. sığınıyor Dıranas yazları. Bu evden deniz görünmüyor! Ormanın içinde bir uzlet köşesi. Şöyle diyordu Turgut Uyar: “Onu yaşadığı çağdan çıkaran, sığınmak için oyduğu büyük mağara ne ise, o odur.” Platpn’a ilişkin bu “mağara” metaforunun Dıranas’a ne kadar uygun düştüğü hiç tartışılmadı. Her neyse, biz burada biraz durabilir, derin derin nefes alabiliriz belki: Yaşadığı çağdan, çağın karmaşasından, fitnesinden fücûrundan çıkmak, bir ormana sığınmak! Bunu çok önemli buluyor, çok dikkate değer bir eylem, bir tercih olmalı diye düşünüyorum.”
Müzede Saklı Hikâyeler
Elçin Yayla, Boyabat Belediyesi Yaşayan Kültürel Miras Müzesi’ni tanıtıyor. Müzenin, geleneksel oyunlar, el sanatları, deyimler ve geçiş törenleri gibi somut olmayan kültürel mirası sohbet ortamında yaşatarak geleceğe aktardığını anlatıyor. Ziyaretçilerin burada aidiyet hissi kazandığını ve unutulmuş hatıralarla dolu bir gönül heybesiyle ayrıldığını belirtiyor.
“Yaşayan Kültürel Miras Müzesi, çocuklarımıza ve gençlerimize bir kasaptan da oyuncak alınabileceğini öğretiyor, hem de sâdece bir teşekkür karşılığında. En eski oyunlardan biri olan aşık oyununu ya da beş taş oyununu oynamak istiyorsanız insanlığın en eski oyuncaklarından biri olan aşık kemiklerine ihtiyacınız olacaktır. Peki bu aşıkları süpermarketler ya da alışveriş merkezlerinin içindeki bin bir çeşit marka oyuncak satan mağazalarda bulabilir misiniz? Hayır! İşte bu soru öğrenciler ve gençler için bu müzeyi unutulmaz kılan anlardan birini oluşturuyor. Ve başlıyorlar aşık oyununu öğrenmeye ve oynamaya.”
Bahara Dair
Dergide bahara dair birçok yazı yer alıyor. Dergiler mevsimlerin kalbine dokununca daha bir sıcak oluyor. Doğanın renkleri de böylelikle derginin sayfalarına sinmiş oluyor. “Bahara Doğru” yazısında bir mevsimin şehre nasıl dokunduğunu anlatmış Servin Ö. Gökmen.
“Neyse ki havalar ısınıyor. Havalar ısınınca bir başka olur burası. Hemen karşımda duran pencereden denizi izlerim ve üzerinde özgürce uçuşan martıları… O zaman sanki ben de özgür olurum onlar gibi. Denizin üzerinde salmadığımı, hafifçe esen meltemle dans ettiğimi hayal ederim.
Hemen sol tarafımdaki pencere ise çocuk parkına bakar. Kış boyu evden çıkamayan çocuklar baharın gelişiyle parklara doluşur. İşte o zaman doyarım o kahkahalara. Neşeyle koşturan miniklerle birlikte çimlerde koştuğumu düşlerim.”
Dilburan’dan Öyküler
Arzu Kaya – Zamanın Kıyısında
“Makineye atılacak çamaşırlar girdi araya. Teslim edilmesi gereken ödevim, bitirilmesi gereken kitabım dürttü beni. Ertelediğim işler üşüştü zihnime. İçlerinden birini seçtim. Yine duramadım. Kütüğümü vernikledim. İçimde ise başka bir şey sürüyordu.”
“Bugün elimdekilere uzun uzun baktım. Zihnimde düşünceler oradan oraya savruldu. Ödevime başlayamadım. Ama kitabımı bitirdim. Sonra kendime yeni bir kitap seçtim. Kitaplığımın önünde dururken Mahmud Derviş’e takıldı gözüm. Bir sayfa açtım.”
Mehmet Düğmeci – Eşikteki Yük
“Günün son ışıkları Ankara’nın üzerinde toza bulanmış bir örtü gibi asılıydı. Otobüs, Çankırı Caddesi’nde, Yiba Çarşısı’nın önünde sarsılarak durdu; kapı açılır açılmaz egzoz kokusu ve şehrin uğultusu içeri doldu, Hüseyin basamaklardan inerken bir an duraksadı. Bu kadar kalabalık beklemiyordu; şehir yorgun görünüyordu. Araçların motor sesi, hiç kesilmeyen klaksonlar ve kalabalığın uğultusu havadaki tozla birleşip genzi yakan, boğucu bir atmosfere dönüşmüştü.”
“Otobüs homurdanarak durağa yanaştığında hava tamamen kararmıştı. Hüseyin cam kenarına oturdu, valizi dizlerinin dibine çekti. Motor çalıştı. Şehir lambaları birer birer yanarken camda kendi yansımasını gördü: tozlu, yorgun, biraz daha büyümüş. Başım soğuk cama yasladı. O gün ilk kez gözlerim kapatabildi.”
“Kavuşmanın ilk sevinci yerini ayrılığın burukluğuna bıraktı. Son gün yine aynı durak, yine aynı ahşap valiz. Babası valizi Hüseyin’in eline verirken gözlerini kaçırdı, kederini saklayacak yer bulamamıştı.”
Serpil K. Cebeci – Kervancı Durağı
“Her detayı özenle tasarlanmış küçük bir motosiklet, yarımda düğmesine basıldığında en doğal hâlimizi yakalayacak bir fotoğraf makinesi ve hemen yanı başında bir gaz lambası duruyordu. Yeleğinin deseni tam seçilmeyen ama tek pozluk hakkını bilen bir Anadolu kadınının fotoğrafı da özenle çerçevelenmişti. Tüm bunların solunda ise doğası gereği nostaljik küçük bir radyo yer alıyordu.”
“Kızının Hristiyan olduğunu öğrenen bir babanın yıkılan dünyasını Ramazan yeniden inşa edebilir mi? Fransızların Antep’ten kovulması üzerine şehre “Gazi” unvanı verildiğinde gazete sayfasından yükselen sevinç, dünyada son bir Türk kalana kadar Gaziantep’i mukaddes bir hatıra olarak yaşatabilir mi?”
Dilburan’dan Şiirler
Yüksekten düşerek ölmediler
Alçacık pencereden baktılar
Ayakları taşa değmedi daha
Düşmanı yakından görmediler
Uzaktan çok daha ufaktılar
Düşte saklambaç, haritada seksek
Kelebeklerle çevrili avluda
Sızmazdı korkunun gölgesi
Fısıltıyla şarkılar söylesek
Mümkün mü bir meleğin ölmesi
Hüseyin Akın
mat oldum, mat oldum, mat oldum
tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar
suskunluğunla beni mat etmeye doyamadın
bütün sessizliğinle beni parçaladın
parça parça, paramparça
üstelik parmağım bile kımıldatmadan
üstelik parmağım bile…
Suavi Kemal Yazgıç
Misinanın ucunda kurşun balık
Kandırıyor bulanık sularımı
Dolu dönüyor oyundan
Belki babamı getirir akşama
Başı ne zamandır kalabalık
Vildan Aydın
yürüyüşüm babama benziyormuş
köydeki Fadime yenge öyle diyor
kaşlarım da babama benziyormuş
banane babamdan –
ben Cumhuriyet’te doğdum
babam Osmanlı’da
Erbakan’ı savunuyormuş
ben sevmem Erbakan
bana Sezai Karakoç enough
çiçekleri seviyorum, soda içmeyi
pizza yemeyi seviyorum
babam biber dolması sever ?
babam paramparça
ben yarım bir bütün
Zeynep Karaca
Düşlersen’de Niçin Yazar Oldular Dosyası
Düşlersen dergisi, 11. sayısında hazırladığı “Niçin Yazar Oldular” soruşturması ile ses veriyor günümüz edebiyat ortamına. İlk sayısından bu yana takip ettiğim bir dergi Düşlersen. Kendini geliştiren, genç sesini koruyan yapısını her sayı biraz daha yükseltiyor dergi. Dosya ve soruşturma konuları da oldukça zengin içerikle sunuyor. 11. sayıda “Niçin yazar oldular?” konusu işlenmiş. Yazarların yazma hikâyeleri özellikle genç yazarlar için rehberlik edecek bir içtenliğe sahip.
Giriş yazısından…
“Uzaklar yakın, imkânsız mümkün, zor kolay olur Düşlersen.
Biz bir düş gördük.
İstedik ki bu düşümüz sadece söz olmaktan çıksın ve yazı ile ete kemiğe bürünsün.
Çıktığımız yolun kenarlarına çiçekler ekeceğiz.
Düşüncelerimiz düşlerimize ulaklık edecek.
Fısıltılar seslere, sesler sözcüklere, sözcükler cümlelere ulaşınca akacak pınarlarımızdan.
Bu çatı toplayacak zamana savurduklarımızı, kaybolmanın azametinden kurtaracak bizi.”
Niçin Yazar Oldular Soruşturmasından- Editör- Yunus Varlık
Necip Tosun- “Dolayısıyla yazar olmam için hiçbir gerekçem, altyapım yoktu. Ama gittiğim filmlerden, okuduğum kitaplardan anlıyordum ki içimde anlatmak istediğim hikâyeler vardı. Onun peşine düştüm. 14 yaşında evimize televizyon girdi. Kedili köpekli, tavuklu, bahçeli bir evde büyüdüm.”
Abdullah Harmancı – “Kısacası yazarlık, kararla değil keşifle kendini gerçekleştirir. Her insan içinde saklı olan cevherle kulluğunu ifa eder. Her insan eylemi yeteneğe dönüşebilir. Yetenek, güzel sanatlarla ilgili bir şeymiş gibi sınırlanmamalıdır.”
Osman Çeviksoy- “Şanslıydım çünkü beni anlayan, teşvik eden hem yazar şair hem destek çıkan öğretmenlerim oldu. İlkokul dördüncü beşinci sınıf öğretmenim şiir, hikâye, anı, deneme yazarıydı. Yazdıklarını gazete ve dergilerde yayımlıyordu. Seviyemize uygun olanları sınıfa getirip bize okuyordu. Şiir yazmaya bu öğretmenimin heveslendirmesiyle başladım. Yazdıklarımı okur, değerlendirirdi. Bana okumam için kitaplar verirdi.”
Funda Özsoy Erdoğan- “Sanırım yeryüzü yolculuğum sona erdiğinde, ben olmadan da devam edeceğini çoktan idrak etmiş bulunduğum dünyaya yazarak bir çizik atmak derdindeyim biraz da. Elbette bunu farklı şekillerde de yapabilir insan; Afrika’da su kuyuları açarak, büyük bir iş adamı olarak, insanlığa hizmet ederek… Ama benim kendimden yine kendime varabilmek için tercih ettiğim yol, yazmak oldu.”
Ayşegül Genç ile Söyleşi
Ayşegül Genç ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular Hamza Gök’ten. Genç, söyleşide okuma ve yazma serüvenini anlatıyor. Bir mühendis olarak edebiyata yönelmesinde etkili olan kitaplardan ve yazarlardan bahsediyor. Günümüzün hızlı tüketim kültürüne karşı kendi yavaş ve yoğun üslubunu tercih ettiğini, yazdığı metinlerin kendi okumak istediği türde şekillendiğini belirtiyor. İnsanın yalnızlık ve anlam kaybı gibi kadim sorunlarına değinirken, yazmanın hem yaraları sağaltan hem de sızıyı kaydeden bir yönü olduğunu ifade ediyor.
“Hız ve selamsızlık ölümü sırayla, mutluluğu birlikte isteyen kadim düşünceye çelme taktı. Sosyal medyada anlık bir ses kaydının, bir video görüntüsünün, bir cinnet anının, kopuk bir cümlenin üzerinden akıyor işleyiş. Olayın başı ve sonu bitti. Dolayısıyla adil bir tavır arzusu da bitti. Linç var. Evvel ve ahir yok. Bu durum okuma alışkanlıklarımıza da yansıyor dediğiniz gibi.”
“Son kitabım deneme kategorisinden çıksa da tam olarak öyledir diyemem; deneysel metinler de var içinde, hatıralar da okuduğum romanlardan notlar da var. Sadece anlamın çiçek açtığı anlara odaklandım. Bu anlar hem iyi gelen hem hüzünlendiren anlar. Hayatın içinde bizi sınırlarda gezdiren anlar. Bu yüzden “Ne deliyim ne dâhiyim o hâlde benim bu sınırda ne işim var?” dedim kitabın arka kapağında.”
Yalnızlığımızın Çaresizliği
Tuğba Dönmez, modern insanın kalabalıklar içinde giderek yalnızlaşmasını ve bu durumun temelindeki korku, güvensizlik ve çaresizlik duygularını ele almış yazısında. Yazar, insanların birbirinden kaçışını, bencilliğin ve korkunun paylaşmayı nasıl engellediğini anlatıyor. Sonunda ise tüm bu olumsuzluklara rağmen insanın “iyi ki varsın” diyebileceği, yalnızlığını unutturacak gerçek duygulara duyduğu özlemi dile getiriyor.
“Bitmeyen sorunlar, yanlış anlaşılmalar, toplumsal çaresizlik, bireysel yetersizlik korkularımızın belli başlıcalarıydı kabuğumuzda yaşamamıza sebep olan.
Ama yine de insan, “İyi ki varsın!” diyecek birilerini arıyordu yanı başında duran. Ne kadar hata yapsa da onu yalnız bırakmayacağını bilen birileri olmalıydı hayatında. Hayatını sorgulatmayacak, yaşama sevincini kalbinden atmayacak duygular lazımdı insanoğluna. İşte bu duygular insan olduğumuzu hatırlatacak, önemli olduğumuzu hissettirecek, içimizdeki küllenmiş volkanı alevlendirecek, yalnızlığımızı unutturacaktı yaramızı sara sara.”
Düşlersen’den Öyküler
Yıldırım Türk – Tensip Buyurursanız
“Şöhretiniz sizden önce gelmişti. “Kelimeler onu anlatmaya yetmez, zamanla tanırsınız.” demişlerdi. Bir çalımla yürüyordunuz koridorlarda. Sanki rüzgârınızdan herkes iki tarafa savruluyor, bastığınız yer sarsılıyordu. Yuvarlak masa etrafındaki ilk toplantınızda “Makamlar geçici, önemli olan güzel ve kalıcı işler yapmaktır!” diye başlamıştınız konuşmanıza. Varlığınızı ve samimiyetinizi hemen hissettirmiştiniz. Yirmi beş yılda birçok yönetici kuruyan yapraklar gibi iz bırakmadan gelip geçmişti. Gidenlere hiç benzemiyordunuz.”
“Hayalleriniz bir kez daha başka bahara kalıyor, ardınızda kenarları sararmış birkaç soluk fotoğraf… Yeni görev yerinize doğru isteksizce yol alıyorsunuz. Buğulu camın ardından kesik kesik yol çizgilerine dalarken “Kendimi daha nasıl fark ettirebilirim?” diye düşünmeye başlıyorsunuz.”
Selda İleri – Deli Gömleği
“Öğlen sıcağının betonları âdeta cehenneme çevirdiği vakitlerdi. Güneş tam tepede, insanların beynini hedef almışçasına kavuruyor, binaların aralıksız dizilmiş, rüzgârın zerresinin geçmesine dahi müsaade etmiyordu. Hava da tek bulut yoktu. Yağmursuz geçen haftalar koca başkentin baraj sularını bile buharlaştırmış, alarm zillerinin çalmasına ramak kalmıştı. Asfalt ateşten nehir olmuş fokurdayarak akıyordu sanki. Ağaç altlarına sığınan insanları eylül mevsiminin sonuna gelen ve dökülmeye başlayan yapraklarda korumuyordu. Parklarda banklar boş, sarıya çalan yeşil alanlar terk edilmişti.”
“Ertesi sabah güneş odama var gücü ile doğarken yatağımdan kıpırdandım ama hareket edemedim. İğnenin etkisi ile deliksiz uyumuştum. Rüyalarımda sağ sola kaçıp birilerinden saklanmış, sürekli yakalanmış ellerinden kurtulmuş daha sonra tekrar saklanmayı başarmıştım. Kafama düşünceler hücum etmek üzereyken kapı açıldı. İçeriye giren doktor hanım, yanında iki asistanı ve benimle ilgilenen hemşire gelip ayak ucuma dikildiler. Bir süre beni izleyip kendi aralarında sessiz tam duyamadığım konuşmalar yaptılar, birtakım notlar aldılar ve ardından sessizce odadan çıkıp kapıyı kapattılar. Düşüncelerimle baş başa kalmıştım yine.”
Meltem Ali – Gökkuşağı ve Siyah
“Bir öğle vakti kanepemde uyumak üzereyken penceremden sesler geldiğini duydum. Herhangi bir enstrümandan gelmiyordu. Yağmur damlalarının doğadaki ritmik sesleriydi. Bu sakinleştirici orkestranın dinleyicisi oldum bir saat kadar. Birlik olup dünyada milyonlarca su damlacığı olduğunu bana hatırlatıyorlardı. Sadece su damlacığı olan ben değildim. Ona kapıyı açmamak kendi gerçekliği ile buluşturmak için miydi? Kalbimdeki sevgi miydi bana bunu yaptıran? Niyetim neydi? Belki de o sabah akli çıkarsamalarımla karanlığa kapı aralayan bendim. Gökkuşağında siyah renge yer yok tabii. Ama hayatını renklendirmek için ona bir şey yapamaz mıydım?”
Afide Nur Tonğa – Kırk Gün
“Kırk gün geçti. İçimde hâlâ o ağırlık var. Avludan tavuk ve horoz sesleri, öteden Yaver’in zincirinin sallanışı duyuluyordu.
Evin kedisi Sarman da melül melül miyavlıyordu.
Yanımda bebeğim, sıkıca sarılmış kundağın içinde derin bir uykuda. Sabah ayazı evin içine kesmeden, sobanın közünü dökmek için bahçeye çıktım. Güneş azıcık yüzünü gösterse de iliklerime kadar soğuğu hissettim.”
“Sobaya iki odun daha attım. Hamza’yı yanıma alıp uzandım. Tavandaki soba deliğinden yansıyan ışık titreşiyordu. Gözlerim kapandı; ne zaman uyumuşum bilmiyorum. Sabah tavuklar bahçede, Sarman kapıda. Hamza uyanmış, gülüyordu. Ocağa kavurma koydum, yanına pirinç pilavı, salata, mercimek çorbası… Yusuf’un en sevdiği menüydü.”
Hülya Çelik Sevim- Fısıltılar Ülkesi
“Tanrım bana yardım et diye fısıldadı. Kalbinin ölçüsüz atışı gittikçe hızlanıyordu. Adımları sıklaştıkça nefes nefese kalıyordu. Rüzgâr ansızın yön değiştirdi. Boynuna çarpan soğuk, nefesini kesiyor, yutkunmasını zorlaştırıyordu. Çıkardığı acayip sesler kalabalığın içinde yankılandı. Etrafındakiler bir an durup kulak kesildi. Fakat duyduklarından bir anlam çıkaramadılar. Havada
sadece karmaşık bir gerginlik asılı kaldı.”
“Kız, kendi yaralarının ve taşlaşmış toprakların arasında dururken gözleri mağaranın boşluğuna kaydı. Tutunacak ne bir dal ne bir taş, hiçbir şey yoktu.
O an fark etti. Sadece derin bir boşluk ve gölgesini gördü. Her oyuk, her taş parçası, sanki karanlığının yalnızlığına yansıyan izleriydi. Kendi kuyusuna eğildi. Zaman orada eğilip bükülüyor, geçmiş ve o an hareketsiz duruyordu.”
Düşlersen’den Şiirler
Seni bahara davet eden şu güneşteki telaş
Zamanı senden uzak tutan gümüş tenin
Bırak bırak da neşe saçlarında eğlensin
Seni maharetle yontuyor zaman
Sevinç misafirin olmuş daha ne istersin
Bir tek sen habersizsin
Fatih Çınkı
Devasa bir gökyüzü, sonu olmayan, seni olmayan.
Doğuyor güneş her gün gökte, kıyıya vuruyor köpüklü dalgalar.
Turnalar göçüyor ekinlerin üstünden, sen de içlerinde misin?
Saçlarından mı esiyor bu ılık rüzgâr yoksa sensizlik mi ürperten içimi.
Bahar kokusu geliyor öğle vakitleri biraz da kızarmış patates,
Sahi sever miydin, bilmiyorum.
Artık kuşların şarkısına uyanıyorum her sabah.
Senin kahkahaların nerede saklandı, duyamıyorum.
İçim sıkılıyor atıyorum kendimi bir nefeslik arka bahçeye.
Otlar büyümüş, yürümek güç.
Şimdi gelsen koştursan, ip atlasak, ben takılıp düşsem, sen gülsen.
Zamanın son nergislerini görüyorum, biliyorum içlerinden biri sensin.
Şimdi yokluğun Derince’den Mardin’e ıssız yollar gibi
Hüzünle Sevr’den Mekke’yi seyretmek gibi
Savaşın ortasında göğsünün en içine saplanan bir şarapnel parçası gibi
Beste Bektaş
Trenlerle birbirimizi biliriz eskilerden
Taşıyordu âhları terk-i edebten
Lakırtısı yoktu susuyordu raylar.
Tufanlarda harab olan güneşi seyrediyordu.
Anlamıyordu ahkamları, ihtirasları.
Söndürüyordu, baruti puslu lambaları.
Raylar, lekesiz türküler çalıyordu.
Yabancı kuşlar, bâlâlet çukurunda ötüyordu.
Trenler ki üvreliyordu
Kendine getiyordu insanlığı.
Bu tren
Bozkırı, dağları, tarlaları, kentleri aşıyordu.
Bu tren
Sırrına aşık olan gurur-i tâatıma çıkıyordu.
Bu tren ki
Rahmet- hüdaya,
mahbubu makama varıyordu.
İlayda Yıldırım
Güfte Edebiyat’tan Dosyalar Geçidi
Güfte Edebiyat dergisi 30. sayısında hazırladığı iki dosya ile karşımızda. bu kesinlikle bir dergi için çok büyük bir zenginliktir. Çünkü dosya hazırlamak dergiler için külfetli ama bir o kadar da keyifli bir süreçtir. Güfte Edebiyat, ele aldığı iki dosyayı da dopdolu içeriklerle okuyucularına sunmayı başarmış. 30. sayıda Sabir Rüstemhanlı hakkında hazırlanmış bir dosya yer alıyor. Dergi sadece Türkiye’nin değil Türk dünyası dediğimiz bir coğrafyanın da sesi soluğu olmak gibi bir hedefle yola çıkmıştı. Bunu her sayısında birçok çalışma ile de göstermekte. Bu sayı hazırladıkları Sabir Rüstemhanlı dosyası tam anlamıyla Güfte Edebiyat’a yakışan bir dosya olmuş.
Dergideki diğer bir dosya konusu da “leke.” Bu güne kadar birbirinden farklı çağrışımları olan dosyalara imza atan dergi bu sayıda da hayatın akıp giden sürecinde insana yapışan lekelerin şiire, öyküye dokunan halini ele almış.
Sabir Rüstemhanlı Dosyasından…
Aysel Xanlarqızı Səfərli’nin soruları bir hazırlana bir söyleşi yer alıyor dergide.
“Sovet dövründə ədəbi əsərlər senzuradan keçirdi. İndi senzura yoxdur. Senzura bir sıra milli ideyaları əsərlərin alt qatına keçirilməsinə səbəb olurdu. İndi müəlliflər senzurasız, daha açıq və təəssüf ki, bəzən daha tərbiyəsiz yazırlar.”
“Şair üçün şəxsi azadlıqdan daha önəmli olan millətinin azadlığıdır, millət azad deyilsə başqa hər şey dəyərini itirir.
Bir də azadlıq deyiləndə sözünü pərdələmədən deyə bilməyi və tarixi torpaqlarımızı sərbəst gəzib görə bilməyi düşünürük.”
“Azərbaycanın mədəniyyətinin də, ədəbiyyatının da daha parlaq gələcəyinə inanıram, Çünki biz istedadlı xalqıq. Nə qədər sıxıntılar olsa da bu millət hər zaman öz içindən dünyanın ən ağıllı adamları sırasında yer tuta bilən dahilər yetişdirəcək.”
Aleyna Malkoç’un Soruları ile Söyleşi
“Cengiz Aytmatov ile dosttuk diyemem ama çok görüştük. Ben onun romanlarını gençlik yıllarımda okudum, çok sevdim. Sonra Türkiye’de birkaç yerde beraber olduk. Elazığ’da bir evde Cengiz Aytmatov ile vakit geçirdik, sonra da onu Bakü’ye davet ettik. Mesela, Cengiz Aytmatov Kırgız Edebiyatı aracılığıyla Kırgız halkının temizliğinin, güzelliğinin, Kırgız milletinin manevi dünyasının korunmasını istiyor. İnsanların ruhundaki temizliği korumasını istiyor, mankurtlaşmaya karşı.”
“Her yeri gezdim ve ben o yerleri gezerken gördüm ki aslında ben o yerleri daha önce hafızamda yaşamışım. Hafızamda olanla gördüğümü yan yana koymuşum. Mesela Göktanrı romanımda Issık Göl yolunda bir yol yazmıştım. O yoldan geçerken fark ettim ki ben görmeden yazmışım oraları. İşte bu kan hafızası…”
“Tabii ki Rus edebiyatı, özellikle 19. yüzyıl Rus edebiyatı büyük bir edebiyattı. Tolstoy, Dostoyevski, Çehov… Mesela ben Çehov’u çok severim. Dostoyevski’yi o kadar sevmiyorum çünkü onda Türklere hakaret eden yerler var. Balkan Savaşlarında Türkler öz yurdunu savunuyor ama Balkan Savaşlarında toprağını savunan Osmanlı’ya hakaret ediyor. Ben onun diğer romanlarını da sevmem. Daha çok Tolstoy’u severim. Ondan da çok Çehov’u severim. Fakat Rus edebiyatını okuduğunuzda görürsünüz ki aslında Rus edebiyatı da Avrupa edebiyatının daha çok Fransız edebiyatının etkisi altında. Rus edebiyatı çok gençti, mesela Puşkin Rus edebiyatının atası sayılır. 18 ve 19. yüzyıl Rus edebiyatının kökü oradadır.”
Şərifova Salidə- Sabir Rüstəmxanlı Poeziyasının Bədii Xüsusiyyətləri
“Xalq şairi Sabir Rüstəmxanlı yaradıcılığında Azərbaycan xalqının tarixi yolunun və müasir həyatının epik mənzərəsini əks etdirən poemalar xüsusi yer tutur. S. Rüstəmxanlının Azərbaycan xalqına və Vətənə həsr edilmiş əsərləri kiçik poetik janrlar formasında yaradılmış, lakin poemalardan fərqli olaraq – bu əsərlərdə xalqın tarixi və müasir durumu epik şəkildə təsvir edilmir. Bu poetik nümunələrdə şairin vətənpərvər hiss və düşüncələri öz əksini tapır. Şair kiçik həcmli vətənpərvərlik poeziyasında Azərbaycan xalqının faciəvi günlərinə dair düşüncələrini oxuculara çatdırmağa nail olur. Eyni zamanda, Sabir Rüstəmxanlı Azərbaycan xalqının müstəqillik qazanmasından qürur hissi keçirdiyini də öz şeirlərində əks etdirir.”
Doğanay Dağlar – İçtimaî Tasfiye ve Sabir Rüstemhanlı’nın “Millî Hafıza”
“Rüstemhanlı’nın elimizdeki mısralarına nazar kıldığımızda, şairin bir teselli ustasından çok hakikat muhafızlığını şiar edindiğini görürüz. Bu noktadan bakıldığında da onun, halkına sadece duymak istediklerini söyleyen hamasi bir şair olmadığını, bilakis, yeri geldiğinde sütünün mayası bozulanları, yaltağa el açanları ve dününü unutanları sarsan, onlara öz cevherlerini hatırlatan bir ses olduğunu anlarız. Bu doğrultuda, şairin dünyasında işte bu hafızanın geçmişten alınan ateşin atiyi aydınlatmak için var olduğu dile getirilebilir.”
Vaqif Yusifli- Sabir Rüstəmxanlının 70 Yaşı “Bu Vətən Deyilən Dünyam Sirlidi
“S.Rüstəmxanlının şeirləri barədə çox danışmaq olar. Amma mən sözümü kəsə eləyib sonda onun «Söz» şeirini yada salıram. Sabir deyir ki: Söz ki uсuzlaşıb dəyərdən düşür. Elə bil bir igid yəhərdən düşür. Belində kəmər yox, başında papaq, Bugünkü şeir meydanında çubuq atlarıyla ora-bura çaparaq gedən, nətiсədə təmiz suyu bulandıranlar çoxdu. Yenə də əvvəlki illərdə olduğu kimi mədhiyyəçilik baş alıb gedir. Kütləviləşmə, bir-birinin dimdiyindən söz qoparıb onu min dəfə təqlid edənlərin sayı-hesabı yox.. «Qloballaşma» adı ilə milli şeirimizin ərazisində xariсi markalı «izm»ləri beсərdənlər də az deyil. Belə də Füzuli qovrulur öz məzarında Sabir də hallanır söz bazarında.”
Səidə Əliyeva- Sabir Rüstəmxanlı Yaradıcılığı Yeni Təfəkkür Hadisəsi Kimi
“Sabir Rüstəmxanlının publisistikasında epistolyar janra müraciət etməsini Salidə Şərifova monoqrafiyanın tədqiq obyektinə çevirir. Sabir Rüstəmxanlının “Milli taleyimiz və biz” əsərini geniş tədqiqata cəlb edən filologiya elmləri doktoru Salidə Şərifova ədibin müasirlərilə məktublaşmalarına geniş elmi münasibətini meydana çıxarır.”
Nəzakət Cavadova – Şair Qəlbindən Millət Yaddaşına Uzanan Ömür
“Mən Sabir Rüstəmxanlını ilk dəfə yeni nəşrə verdiyim romanım üçün ön söz yazmasını xahiş edəndə şəxsən tanıdım. Bir qədər çəkinirdim. Amma illərin verdiyi təmkinlə məni diqqətlə dinləyib, “kitabını oxuyaram” – deyəndə sevincimin həddi-hüdudu olmadı.
Bu gün mən onun nə titullarından, nə vəzifələrindən danışacam. Əminəm ki, bu haqda kifayət qədər danışan olacaqdır. Bu gün mən nə rəqəmlərə nə faktlara söykənəcəyəm. Mən bu gün bir şair qəlbindən danışacam.”
Ayşe Ay – Sabir Rüstəmxanlı Öykücülüğü Üzerine
“Sabir Rüstəmxanlı, öykülerinde tarihine tanıklık ettiği Azerbaycan’ın coğrafyasını da başarıyla çizer. Azerbaycan’ın köy hayatını ve yaylalara göçü içeren öykülerde tabiat; insanların çoğunlukla karnını doyuran, ona çocukluğunun ve gençliğinin cennetini sunan, insanı sarıp büyüleyen, bir aile sıcaklığı, çocukluk neşesi veren bir varlıktır.”
“Yazarın öykülerinin muhtevasında gözlemlenen milli kimlik ve kültür hassasiyeti, dil konusunda da görülür. İçinde yaşadığı toplumun tarihine öyküleri ile tanıklık eden Rüstəmxanlı, öykülerini coğrafyanın, kültürün ve milli kimliğin gerektirdiği bir sözcük ve kavram dünyasıyla kurmuştur. Köy ve yayla hayatına değinen öykülerde bu dünyanın gerektirdiği kırsal yaşamın doğal eşlikçisi olan varlıkları işaret eden zengin bir kelime hazinesi kullanılmıştır. Çok sayıda bitki, sebze, meyve, ağaç ve hayvan adı, kırsalda kullanılan eşyaların adı – ki bazıları muhtemelen artık kullanılmıyor olabilir- edebiyat aracılığıyla milli bir hazine gibi yazı diline kaydedilmiştir.”
Nagihan Dermancı ile Söyleşi
Söyleşide yazar Nagehan Dermancı, ilk öykü kitabı “Baktığım Her Yer”den ve yazarlık serüveninden bahsediyor. Öykü yazmayı tercih etmesinin nedenini türün yoğun ve vurucu yapısına bağlıyor. Gözlem yapmanın ve insanları dinlemenin kendisi için çok önemli olduğunu vurguluyor. Yazarken geceyi ve sessizliği tercih ettiğini, metinleri defalarca okuyarak sadeleştirdiğini anlatıyor. Yeni bir öykü dosyası üzerinde çalıştığını da sözlerine ekliyor. Sorular; Bayram S. Taşkın’dan.
“Öykü, yoğunluğu ve vurucu yapısıyla beni her zaman cezbetti. Bir anın, bir bakışın, bir susuşun metne dönüşebildiği bir tür. Elbette roman fikri zihnimde beliriyor fakat şu an kendimi en rahat ifade ettiğim alan öykü.”
“Türk edebiyatında insan ruhunun derinliklerini konu edinen yazarları seviyorum. Dünya edebiyatında farklı dönemler ve farklı coğrafyalar tercihim. Çağdaşlarımın hepsinin kitabını alıyorum ve mutlaka okuyorum.”
Huban Seda Aras ile Söyleşi
Huban Seda Aras, ilk öykü kitabı “Kaypak Mavi”yi anlatıyor söyleşide. Hayatın küçük tesadüfleri ve karşılaşmalarının peşine düştüğünü, öykülerini planlayarak değil sezgisel bir şekilde yazdığını söylüyor. Fotoğraf çekmekle öykü yazmayı birbirine benzetiyor, ikisinde de kadrajın ve seçimin önemli olduğunu belirtiyor. Sorular; Rabia Doğan’dan.
“Yazarken tamamen özgür bir alanda olduğumu söyleyemem. Daha çok sezgi, karakter ve biçim arasında gidip gelen bir süreç yaşıyorum. Hikâyenin ruhu neyi gerektiriyorsa metin de yavaş yavaş o biçime doğru evriliyor.”
“Bazı hikâyelerin gerçekten de kendi içinde tamamlanma eğilimi ve arzusu var. “Adam İsmail”i yazarken öykünün kendi içinde tamamlanması gerektiğini biliyordum. Metin başta gelişen atmosferi, anlatıyı sonuna kadar taşıması gereken bir metindi ama bu benim öyküyü yazan kişi olarak bakışım. Okurun metinle kuracağı ilişkinin tek bir yolu olduğunu düşünmüyorum.”
“Kendimi tavsiye verebilecek konumda görmemekle birlikte şunu söyleyebilirim: Her birimiz içimizde çelişkiler barındırıyoruz. Dolayısıyla yazdığımız karakterler de bu çelişkilerden nasipleniyor. Sanırım yazan kişiler olarak üzerimize düşen bu çelişkileri yargılamak, darağacına çekmek yerine anlamaya çalışıp dürüstçe kaleme almak olmalı. Bunu yaptığımızda ironi zaten metnin yan etkisi olarak kendine yer buluyor.”
Güfte Edebiyat’tan Öyküler
Fatma Düzenli Gür – Yolculuk
“Camdaki lekeye takıldı gözü. Yola çıkmadan önce temizlemediği için eşine içinden söylendi. Hep içinden söylenirdi zaten. Yeni bir tartışmaya mecali yoktu. Yol çizgileri, arabanın farları boyunca uzayıp kısalıyor, hipnoz görselleri gibi onu içine çekiyordu. Yoldaki tümsekler, çukurlar, yamalar uykuya geçit vermiyordu. Başı önüne düşecek gibi olsa kendini toplamaya çalışıp silkiniyor, gözünü yeniden yola dikiyordu. Arabayı kullanan o olmasa da bir tür yardımcı pilottu. Uyursa görevini savsaklayan çalışana dönüşürdü. Tabelaları saymayı denedi. Bir, iki, on beş, yirmi altı…”
Gülin Gerçeker- Görünmez Leke
“Adliye binası her zamanki gibi kalabalıktı. Yüksek tavanların altında yankılanan ayak sesleri, dosya taşıyan memurların telaşı ve bekleyen insanların huzursuzluğu birbirine karışıyordu. Emre bu karmaşanın içinde hep olduğu gibi kendinden emin adımlarla ilerledi. Bugünkü davası büyüktü. Müvekkilinin suçlu olduğunu biliyordu ama bu onun meselesi değildi. O, gerçeği değil sonucu savunuyordu. Ve sonuç, onun için her zaman kazanmaktı.”
Elif Erdoğan – Deli Bezgin
“Midas dileğin gerçekleştiği ilk dakikalarda sevinçten havalara uçmuş, sarayının kapılarına, pencerelerine duvarlarına dokunduğunda altına dönüşmelerini görmek inanılmaz bir haz vermiş. Dokunduğu taşlar büyük şekilsiz altın külçeleri olarak avuçlarında parlamış. Toprağı avuçlamış, parmaklarının arasından altından bir sıvı gibi akıvermiş. Dakikalar ilerleyip de gerçekle karşılaşınca sevincin yerini büyük bir pişmanlık ve çaresizlik almış. Altına dönüşen bir buğday tarlasının kime faydası olabilir ki? İçilemeyen bir bardak suyun çöldeki vahadan farkı var mıdır?”
Fikriye Kemençe – Vedalar ve Vesvese
“Zaten öleceğiz, yaşımız gelmiş kaça. Şunun şurasında sona kaç kaldı diyorum, söylenip duruyor. Beni bu hayatta en çok da Münevver anlamadı. Küçücük şeylere takılıyor, yenilik istiyor, ev diyor, araba diyor, bilezik diyor, boynuma zincir diyor, cebim hiç para görmedi diyor… Sanki benim cebim para gördü de ne oldu. Bileziği gerdanlığı düşünüyorum manasız, ben taktım mı ömrümce bilezik, gerdanlık. Kadın milletine anlam veremiyorum. Ben ne takıyorsam kafama takıyorum. Olanları, olacakları, olmakta olanları düşünmekten bitap düşüyorum.”
Sena Şentürk – Örtü
“Ah be Ahmet! Ne bu odanın hâli?.. Bu saate kadar uyunur mu?”
Annemin her şeyi düzeltmeye çalışan sesi, beni sığındığım kuytumdan kopardı. Duymaktan sağırı olduğum her şeyi yorgunluklarımın üzerine yığdı. Pencereyi açıp hırçın bir soğuğu içeri buyur etti. Uykumu da odadan kovmadan çıkmadı. Sadece son söylediği içimde bir yeri acıttı:
“Bir de dindarım diye geçinirsin. Peygamber görse şu hâlini ne yapardı sana?”
Bilmiyorum anne… Herhâlde üstümü örterdi.
Hilal Uluğ – Anlamıyorum Öldü
“Karanlık geceden de koyuydu. Doğru düzgün ışığın olmadığı bir yerde gölge de olamazdı. Ama yanı sıra yükselen belirsizliklerin kucağında saklanan birtakım gölgelerin nefesi enselerine kadar geliyordu. Peki ya, neden bu saati seçmişlerdi? Nefes nefese iki çocuk, geceyi bıçak gibi yarmak için tüm gücünü harcıyordu. Olmuyordu.”
“Az dinlenen bedenleri tekrardan yürümeye ikna olmuş gibiydi. Ya küçücük yürekleri! Son bir haftadır yaşadıkları aklından geçiyordu büyüğün. Tüm insanların öldüğünü düşünmek daha mantıklı geliyordu. Merhametsiz insan derisi giymiş şu canlılardan onları koruyacak kimseler kalmamıştı. Gözleri doldu. Ailesiyle geçirdiği son geceye gidip o anda kalmak istiyordu. Burnuna yatağının kokusu gelmişti. Hırsla çekti burnunu nefes nefese oluşuna aldırmadan.”
Güfte Edebiyat’tan Şiirler
Tariflerimde kahve lekesine fal umudu
Gelecek kız üç vakte çitile sonu
Köpürdüm mü evin bahçesi polen şöleni
Sordun mu üç noktaya beklediğin günleri
Cevapladı mı lekeye asmış kolyesinin gölgesi
Eylemsel varoluşlar durağında bir nokta
Lekesi kadar hayatta
Süksesi kadar şu anda
Büşra Künteci Günay
Bir yaz esintisinde sensizliğin çan sesleri,
Kalbimin kıyısına vuran eski bir dalga gibi.
İzini sürdüm sessizce, savrulan her anımda,
Hayatın sıcak busesi nefessiz umutlarımda.
Esmekten yoruldu hicran hâlim,
Mısralarımın asaletinde mühürlü hislerim.
Cümlelerimin toz tutmayan sokaklarında,
Nursel Camcı
Dikişsiz yaralardan geliyorum
İçimde koşmayı unutan atlarla
İstanbul, sevgilim
Elimden tutuyorsun her seferinde
Tam düşecekken ye’sin kuyusuna
Bir ağaç, bir ırmak, bir vaha nasılsa işte
Kuşların yıldızlardan da aydınlık
Hünerli imgeler çehrende seğirtir
Mavi yolculuklar ısmarlayan gözlerinle
Şiirler demletirsin çay eşliğinde
Kelamdan kaleme denizler
Cihat Barış
Mən axı neynirəm o sevgini ki,
Yamaqlı corabla yırtıq şərf kimi,
İsidir, amma ki, xoşuma gəlmir…
Hisslər oxunmursa dodaqlarında,
Alışıb yanmırsa yanaqlarında,
Sevgini eşitsəm qulaqlarımla,
Bəsimdir? Amma ki, xoşuma gəlmir…
Nigar Arif
Yitiksöz’den Dil ve Ruh Yurdumuz Türküler Dosyası
Yitiksöz dergisi 34. sayıda başlayan türküler dosyasına 35. sayıda da devam ediyor.
Dosyadan…
Necdet Subaşı – Türküler Bizi Söyler
“Türkü, insan hayatının doğumla başlayıp ölümle biten hemen hemen bütün eşiklerinde bulunur. Bir çocuk dünyaya geldiğinde ilk duyduğu şey ninnidir. O ses annesinin sesidir; ama aynı zamanda o sesin içinde coğrafyanın, hasretin, umudun ezgisi saklıdır. Ninnideki türkü, bedene işlemenin belki de en erken biçimidir. Beyin henüz dili kavramadan, ezgi zaten ruha yerleşmiştir. Öte yandan bir insan hayatı sona erdiğinde yine türkü devreye girer.”
Nimet Tekerek – Müşterek Duamız Türküler
“Türküler; bizim ana sütü gibi helal, toprak gibi bereketli ve gökyüzü gibi engin olan millî duyuş tarzımızın adıdır. O, sadece bir musiki formu değil, Türk ruhunun kelimelerle örülmüş muazzam bir terkibidir. Tarihin karanlıklarından süzülüp gelen bu anonim hazine, milletimizin müşterek vicdanının sesidir. Bir türkü yükseldiğinde; Orta Asya’nın rüzgârı Anadolu’nun harman yerlerine karışır, Tuna’nın suyu Kızılırmak’ta akar. Türkü, bizim için hem bir vatan coğrafyası hem de bir lisan bayrağıdır.”
Yasin Mortaş – Sürmeli Kalem: Bir Kültürel Ağıt
“Aynalar tanık olmuştur türkülerin kırılgan yalnızlıklarına. Aynanın sırrı âşığın duyguları olmuş; âşıkla karşılıklı konuşmuş, sırdaşı olmuştur. Aynalara sır diye türküler sürülmüş. Aynada zülüflerini tarayan yârin saçlarından akmıştır ayrılıklar.”
Mehmet Kurtoğlu – Türkü’den Ağıta Edebiyat ve Sinema
“Türküler, gerçekte kadere sığınan Anadolu insanın aşk, ölüm, savaş, gurbet ve hasret karşısında hem klas duruşunu hem de derin hislerini dile getirme biçimidir. Batı insanı “itiraf et kurtul” rahatlığıyla acı tatlı her şeyini açığa vururken, Anadolu insanı günah ve sevabını, acı ve sevincini dahi gizlemiş, faş etme yerine türkü ve ağıda sığınmıştır.”
“Yaşar Kemal’in romanda büyük olmasının nedeni Anadolu’yu dolaşıp türkü, ağıt, destan derlemiş olmasıdır. O bu derlemeleri yaptığı yıllarda halkın içinde olmuş, onları yakından tanımış özellikle halkiyattan faydalanarak eserlerini yazmıştır. Yaşar Kemal’in “Üç Anadolu Efsanesi” adıyla yayınladığı eser gerçekte üç ayrı destandır. Köroğlu, Karacaoğlan ve Ala Geyik efsaneleri hem filme alınmış hem de haklarında birçok kitap yazılmıştır.”
Bünyamin Aksungur ile Söyleşi
Sorular: Duran Boz
“Bugün biz türküyü dar anlamıyla, Türkiye’de üretilmiş anonim müzik eserleri için kullanıyoruz. Sahibi belli olmayan folklorik eserlere Türkü ya da halk türküsü diyoruz. Ozan yani saz şairlerimizin eserlerine de türkü ismini veriyoruz.”
“Müzik dünyası çok zengin bir milletiz. Dünyanın en geniş coğrafyasına dağılmış, devletler ve medeniyetler kurmuşuz. Elbette pek çok millet ile kültürel alışverişimiz olmuş, etkilemiş ve etkilenmişiz. Ama çok şükür ki Türk kimliğimizi muhafaza etmişiz. Müzik sahasında da böyle. Ne yazık ki okullar kurarak müzik değerlerimizi tespit edip öğretmede çok geç kalmışız.”
Âtıf Bedir – Yanımızda Akan Irmak: Türküler
“Kasetçaların ömrü doksanlı yıllara kadar sürdü, arkasından cd’ler, bilgisayarların yaygınlaşmasıyla mp3’ler, dijital uygulamalar çıktı. Müziklerin kayıt ve dinlenen aygıt teknolojisi sürekli değişime uğradı. Günümüzde müziğin söylendiği ortam sürekli değişse de dinlediğimiz türküler değişmiyor. Bizler yine sevdiğimiz türküleri Neşet Ertaş, Ruhi Su, Talip Özkan, Bayram Bilge Tokel, Erkan Oğur-İsmail Hakkı Demircioğlu başta olmak üzere bize göre iyi seslerden dinlemeye devam ediyoruz.”
İbrahim Yasak – Sözün Kadim Mülkü Sivas Türküleri ve Âşık Veysel
“Sivas türküleri, bu toprakların genetik kodlarını taşıyan estetik şifreler gibidir âdeta. Her tınıda coğrafyanın sertliği, insanın sabrı ve kaderle kurulan sessiz uzlaşma hissedilir. Yüksek platoların vakur sessizliği, sert kışların yalnızlığı ve insanının yoksulluk ve dertlerle harmanlanmış gurbet ve hasret yoğunluklu yaşantısı melodinin içine soylu bir hüzün olarak sirayet etmiştir. Sivas ağzının kendine özgü tınısı; uzun havalarda derin bir iç çekişe, kırık havalarda ise ağırbaşlı bir sevince evrilir.”
Namık Açıkgöz – Yiğitlere Ağıtlar: Zeybek Türküleri
“Zeybek ve Efe kültürü” dendiği zaman, zeybek yöresinde akla ilk gelen zeybek türküsü, havası ve oyunu şüphesiz “Harmandalı”dır. Hangi yöreye ait olduğu tartışmalı olsa da (Böyle bir zeybeğe kim sahip olmaz ki. Zeybekliğin millî marşı mübarek), ilk derlemesinin Selim Sırrı Tarcan (1874-1957) tarafından İzmir-Bergama’da yapıldığı söylenir.
Muhammed Hüküm – Dağ Üstüne Dağı Koysam Dağ Olmaz: Harput Müziği Üzerine Bir Değerlendirme
“Türkülerde gömülü olan sadece dünyadaki ritimler değildir. Türkünün, ritmini kendi içinde taşıyan sözler, kadim toplumsal tecrübeleri, “unutuşun o tunç kapısını” zorlayan hatıraları ve sayısız nesillerin asırlarca biriktirdiği duygusal hafızayı sırtına yüklenir. Göçü, depremi, gurbeti, yoksulluğu, felaketi, acıyı, ıstırabı, sabrı, neşeyi ve eğlenceyi kesintisiz bir akışla halkın dilinden geleceğe taşır.”
Yıldız Ramazanoğlu – Leyla
“Aylardır yokuşu hızla çıkıp doğru Leyla’nın yanına gelen Sevda, yol boyunca ilk kez onun mezar komşularına dikkatlice baktı ve ürperdi. Hiçbiri burada doğmasa da âdeta ölmeye geldikleri İstanbul’da aynı mezarlıkta yatan bu kadar insan, Beşiktaşlı kara gözlü kara saçlı Leyla’yı büyük bir aile gibi kuşatmış kanatlarının arasına almışlardı. Hayalleri illaki bir gün gerçek olan, ama ölü ama diriyken… birçok insan gibi o da gönlünce gezemediği Anadolu’nun tam içine gömülmüştü bile.”
Ayşe Bağcivan – Nehrin Kıyısında
“Kırk dokuz yılın her bir yılını sinesinde dilsiz bir düğüm gibi taşıyan babamın sesi git gide kısılarak fısıltıya dönüştü. Babam, mahcup ve üzgün bir edayla anneme baktı. Uzun bir süre aynı nehrin kıyısında bakıştılar. Annem, babamın anlattıklarına tek bir soru bile yöneltmedi. Hiçbir şey sormadı, ne nehirde kaybolan beş canı ne de kapı eşiğinde bırakılan kınası taze gelini.”
Yitiksöz’den Şiirler
cam çekmecelerde uyuyor bitkiler.
suyun sesi çekilmiş içlerinden,
toprak artık antik bir dil kullanıyor.
her yaprağın altında ince bir yazı:
tür, tarih, koordinat.
bir zamanlar rüzgâr vardı —
dalları eğiten görünmez bir öğretmen.
şimdi rüzgâr tozlu bir klasörde.
Faruk Uysal
Cevizin dibinde elleri üşür
Kış değil ayaz değil Mustafa
Neden gece gece düşer aklına
Kapıda ayrılık pencerede vefa
Ay ve yıldız gizli gizli görüşür
Yoksulluğun öyle derin elleri
Gözlerini yolda gördüm Mustafa
Gelip giden tomruk yüklü kamyonlar
Her seferinde belki son defa
Yerlere saçılmış gelin telleri
Hüseyin Akın
hâlâ titriyordu duvarlar
duvarda büyük saat
trende bir ince gölge
avcumda serin yara
her bekleyenin bir geleni olur diye
bekliyordu herkes raylarda buz
saat dokuz
camda dalgın yüz
buğuyu silince büyüyen güz
dışarda ıslık sesi ince gül dalı
sobada kor, değil gönül, değil gürüz
Bünyamin K.
Küller içinde boğuluşun bu senin, bu son olacak
Şu karşı ekranda ama kimse üzülmesin üzülmeyin sakın
Ama kırgın değilim, hayır, sana kırgın olsam
Bir hatıran kalırdı bende
Bir ahlat ağacı kadar bile yer etmedin çöllerimde
Özür dilerim, hepsini gömdüm bir sabaha
Hayal bile edilemeyecek kadar büyük acılarla
Mutluluklar dikeceğim size
Çiçekler dikeceğim
Elbiseler, salopetler, şapkalar
Ayşegül Sözen Dağ
Hayat her insanı kırar iyileri daha çok
Köpükler içinde akıp giden gemiler
Çiçeksiz bahçelerde, istimsiz iskelede
Sesin hışırdıyor güz mü geldi yoksa
Ölüm gibi tartışmasız deniz uykusu
İbrahim Gökburun
Hani şu kendi kendini bitiren İkarus var ya? Yerini
Bizim Hezârfen’e bırakıp ölüme uçacakmış: uçsun!
Bir de yağmur ve akşamsefası ekleyelim şimdi biz buna
Biraz da ateşböceği, coğrafyamızın karanlığı için.
Güneşle şaka olmaz İkarus, bunu asla unutma!
Sonsuza dek derin uykular sana, denizin mavi kollarında.
Adem Turan
sana düş bahçesi bağışlayan sesleri duymak için
kaç sabah kapında bekledim güz günleri
bir bulsam anlayacaktım
ölümü kuşanmış kara haberler/
den kurtarıp dilimi
kapımıza hüzünler bırakan postacıların
bir tebessümle seni de sormasını
Akif Dut