Mustafa UÇURUM
Şeyma Subaşı, öykülerinden sonra şimdi de Fabrik Kitap etiketiyle okura ulaşan “Aslında Çok Sahibi Biriyim” isimli romanıyla yazma serüvenini sürdürüyor. Butimar dergisi ve özellikle yaptığı söyleşilerle tanıdığım bir isim Subaşı.
Kitap, ilk bakışta bir iç konuşma gibi açılıyor fakat biraz yaklaşıldığında bunun bir iç konuşmadan çok daha geniş bir sarsıntı alanı olduğu hissediliyor. Anlatıcı, kendi kırılganlığını saklamaya çalışmıyor; tersine, onu kelimenin içinde büyütüyor, biçimlendiriyor, yankıya dönüştürüyor. Romanın en belirgin duygusu, yalnızlıkla merhamet arasına gerilmiş ince bir ip gibi duruyor; okur da o ipin üstünde yürürken hem düşme korkusunu hem tutunma arzusunu duyuyor.
Roman, merkezine bir iç yarılmayı almış; bir yanda sevgiye aç, kırılgan, sürekli kendini yoklayan bir anlatıcı, öte yanda çevresindeki insanların bakışıyla ve kendi sesiyle örselenen bir bilinç duruyor. Hikâye, bu anlatıcının çocukluk, okul, arkadaşlık, kadınlık, aidiyet, yetersizlik duygusu ve inanç çevresinde biriken çatlaklarını izliyor; dış dünyada küçük görünen anların içerde nasıl büyük yaralara dönüştüğünü gösteriyor. Metin, bir insanın kendini taşıma biçimini, sevilme arzusunun gölgesinde büyüyen mahcubiyeti ve “normal” sayılan hayatın içine sığmayan bir ruhun çırpınışını anlatıyor; bunu yaparken de olaydan çok sarsıntının izini sürüyor.
Subaşı kitap boyunca duyguyu doğrudan bağırmadan taşıyor; cümleler yer yer taşkınlaşıyor, yer yer dua eder gibi alçalıyor, sonra yeniden yükseliyor. Metinde tekrarlar bir eksiklik işareti olmaktan çıkıp ritmin parçasına dönüşüyor; bu tekrarlar, zihnin takıldığı yerleri, kalbin dönüp dolaşıp aynı yaraya varışını duyuruyor. İmgeler de bu çizgide ilerliyor; kuşlar, mezarlık, bahar, yara, kalp, defter, yol, pencere ve ışık, romanda birer süs öğesi gibi durmuyor; anlatıcının iç iklimini taşıyan işaretlere dönüşüyor.
Bu kitapta asıl mesele, insanın kendine, çevresine ve sevgiye nasıl tutunabildiği sorusu etrafında örülüyor. Anlatıcı, bir yandan incinmişliğini saklamadan dile getiriyor, bir yandan da bu incinmişliğin içinden inanç, edep ve direnç geçiriyor. Metnin gücü, tam da burada beliriyor. Acıyı estetikleştirmeden söyleyip estetik bir sese dönüştürmesi, kırgınlığı ajitasyona düşmeden derinleştirmesi kitapta dikkat çeken bir nokta olarak yer buluyor kendine. “Kelimelerdir en büyük vatanım benim” cümlesi, romanın bütün sesini tek bir yöne çağıran bir eşik gibi duruyor; yine “Aslında çok sahici biriyim” itirafı, anlatının dışarıya karşı kurduğu sert kabuğun içinden sızan insanî sıcaklığı gösteriyor.
Romanın duygusal merkezi, sevme arzusu ile anlaşılma ihtiyacının birbirine karıştığı yerde atıyor. “Ben yalnızca susacağım sonsuza” gibi bir teslimiyet hattı, metnin içindeki yorgunluğu duyururken hemen ardından gelen direnç duygusu da okuru bırakmıyor. Bir başka yerde, “Yaşamak bir çocuk cıvıltısı gibi yaklaştığında” cümlesi, metnin lirik damarını açıyor; hayatın ağır tarafı ile çocukça bir umut, aynı satırda yan yana yürüyebiliyor. Bu yüzden roman, karanlık bir iç oda gibi başlamasına karşın zaman zaman pencere açıyor; içeriye rüzgâr, dua, hatıra ve hafif bir ışık giriyor.
Subaşı’nın genel tavrı, okurla yukarıdan konuşan bir anlatıcıya yaslanmıyor; yarasını saklamayan, yer yer mahcup, yer yer sert, yer yer içten bir ses kuruyor. Bu sesin en dikkat çekici tarafı, duygu yoğunluğunu sakin bir kanaatle taşıyabilmesi. Anlatıcı çoğu kez kendini yargılıyor ama bu yargı okuru dışarıda bırakmıyor; tersine, insanın kendi içinde açılan mahkemeyi gösteriyor. Böylece metin, bir bireyin hikâyesi olmaktan çıkıp kırılganlıkla inanç, sevgiyle eksiklik, hatıra ile suskunluk arasında dolaşan daha geniş bir ruh hâline dönüşüyor.
Romanı çekici kılan bir başka yön, sürprizi saklarken merakı diri tutması. Olay örgüsü üzerinden koşmak yerine, duygunun kıyısında yürümeyi seçiyor; bu yüzden sayfalar, çözümden çok yaklaşma hissi veriyor. Okur, bir cevaba değil bir sese kulak kesiliyor; bu sesin içinde bazen çocukluk, bazen okul, bazen kayıp, bazen dua, bazen de yeniden ayağa kalkma isteği beliriyor. Metnin satır aralarında dolaşan hüzün, karanlık bir kapanma üretmiyor; aksine, yarayı konuşulabilir kılıyor.
Bu kitap, içerden yazılmış bir ruh haritası gibi okunuyor. Sertliğini incelikten, lirizmini samimiyetten, sarsıcılığını da suskunlukların arasına bırakılan cümlelerden alıyor. Okur, burada bir hikâye dinlerken bir kalbin çalışma biçimine de tanıklık ediyor.
Şeyma Subaşı, Aslında ok Sahici Biriyim, Fabrik Kitap, 2026