Muhit’te Erol Göka Dosyası

Muhit dergisi 78. sayısında kapsamlı bir Erol Göka dosyası hazırlamış. Gökhan Ergür editörlüğünde hazırlanan dosyada Göka’yı birçok yönden ele alan yazılar ve Ergür’ün soruları ile gerçekleşen söyleşi yer alıyor. Göka’yı tanımak, okumak, anlamaya çalışmak günümüz düşünce dünyası için bir borçtur.

Erol Göka Söyleşisi

Gökhan Ergür’ün sorularını cevaplamış Erol Göka. Modern insanın bilgiye her zamankinden daha kolay ulaşmasına rağmen neden hakikat, anlam ve iç huzurdan uzaklaştığını sorguluyor Göka. Teknolojinin ve verisel bilginin egemenliğinde ontolojinin unutulduğu, bunun da bireysel ve toplumsal bir ruhsal krize, yalnızlığa, anlamsızlığa ve yeni bir barbarlık çağına yol açtığına dair notlar var söyleşinin satır aralarında.

“Maalesef modern tıbba ve daha acıklısı modern psikiyatriye bugün biyolojik paradigma egemen. İnsanın normal ve anormal davranışlarının (psikopatolojinin) kökenleri yalnızca beden biyolojisinde ve nörokimyasal yapıda aranıyor. İşin tuhaf yanı, bu kökler henüz bulunamamış olsa bile, bir gün mutlaka bulunacağına dair sarsılmaz bir inanç besleniyor.”

“Mutluluk, biz modernlerin sandığı gibi sadece haz ve keyif almak değil, erdemli bir hayat sürmektir. Yapılan iyiliklerden neşet eden haz, depolarca keyif verici (ki “keyif verici madde” tabiri doğru değildir; uyuşturucu demek daha uygundur) maddeyi bedene ve beyne zerk etmekten daha hoştur ve her yere hoşnutluk getirir.”

“Narsisizmi, bir insanın kendisini nasıl gördüğünden ziyade, başkasına nasıl davrandığından hareketle tanımlamalıyız -ki zaten üstatların önerisi de odur. Başkasını bir eziyet malzemesi, kendisinin şah olduğu satranç tahtasında basit bir piyon olarak görenler; her tavrıyla karşısındakine kölesi gibi davranmaya zorlayanlar gerçek narsistlerdir.”

Erol Göka Dosyasından

Kemal Sayar – Dalgın Düşünür

“Erol Göka serapa heyecan ve serapa samimiyettir. Düşüncede heyecan, tavırda samimiyettir. O yüzden hocalığı bir türlü bırakamaz, o yüzden tanıdığı ve tanımadığı insanların derdine koşar. Gerçek manada iyileştirici bir ilişki, insanın içtenliğiyle kurulur çünkü. Anlamak için sevmek gerek. Bazen muhatabımızın sahici varlığından şifa buluruz. Onun yaydığı esenlik hissi bize iyi gelir. Ruhların birbirine değdiği, kimsenin yaralarını saklamadığı bir buluşma, insanı iyileştirir.”

Gökhan Özcan – Ne Güzel Abimizdin Sen Erol Abi!

“86 yılında malum gazetenin bürosunda tanıştık kendisiyle, o zaman Deniz Gürsel’di daha ziyade. Çevreci hassasiyetler içerisindeydi. Çevresinde olunca biz de etrafımıza daha bir hassas nazarla bakar olduk. Gazeteden kapı dışarı edilince Sakarya Çay Ocağı’na sığındık, Erol abi evi barkı, işi gücü olan adamdı, istese salon adamı pozlarıyla birçok muhitte takılabilirdi. Öyle yapmadı, çay ocağının hasır sandalyelerine oturdu bizimle birlikte. Biz çulsuzduk o vakit, çayımızı filan da ısmarlamıştır ara sıra herhalde.”

Halil İbrahim İzgi – Erol Göka İçin Bir Şükran Mektubu

“Aynı zamanda yaşamış olmak, hiç görüşmesek de kalplerimizin bir attığını bilmek, hüzünlerin ve mutluluğun geçiciliğinin idrakinde hayat denilen armağanın şükrünü eda etmek. Huriye teyze ve Şafak amcanın oğulları olan Erol Göka ile tanışık olmak, iyi insanların nerede olurlarsa olsunlar aynı muhitin sakinleri olacağını bilmek. Ayazma sokaklarından geçerken ruhlarımızın bir yerlerde oturup konuştuğunu hissediyorum, Çal’daki bağlardan geçerken aklıma Erol Hoca geliyor. Hemşehrim demesi… Dostluk, kelimelerden fazlası elbette.”

Yalnız Ağaçlar Ve Yalnız İnsanlar Üzerine

Dursun Çiçek, modern dünyada insanın ve tabiatın köklerinden koparıldığını, bunun da gerçek yalnızlıktan çok “tek başınalık” duygusunu doğurduğunu anlatıyor. Yalnızlığı insanın kendi hakikatine yönelmesi olarak değerlendiriyor; tek başınalığı ise insanın kendine, toplumuna ve tabiata yabancılaşması şeklinde açıklıyor. İnsan ile yalnız ağacın benzer kaderler yaşadığını söyleyerek aidiyetin ve manevi bağların önemine dikkat çekiyor.

“Gerektiği zaman yalnızlaşmayı bilmeyen, yalnız kalamayan çoğalamaz, kendi olamaz. Kendini bulmak için toplumdan soyutlanan yalnız değildir. İçinde yaşadığı toplumun “insanlık durumunun” ne olduğunu bilen yalnız değilken bunun farkında olmayıp yine içinde yaşadığı toplumla olan bağını yitiren insan ise yapayalnız, yani tek başınadır.”

Kirli İkilik

Senai Demirci, insanın en büyük değerinin sahiciliği olduğunu anlatıyor. Münafıklığın ve ikiyüzlülüğün insanı kendi özünden uzaklaştırdığını, insanın kendi değerini kendi eliyle düşürdüğünü söylüyor. İnsanın kusurlarını gizlemek yerine onları kabul ederek samimi bir hayat sürmesi gerektiğini ifade ediyor.

“Nifak, insanın su gibi duru sesini bulandırır. Sahihliğin merkezi olan kalbi sahteleştirir. Bakışının orijinalliğini, duruşunun biricikliğini “naylonlaştırır.” İnsan olarak doldurduğu hacmi lüzumsuzlaştırır; vicdanından umulanı boşa çıkarır. Kendisini özenle var edenin beklediğini vermez, sevenlerini yarı yolda bırakır. Tutulacak bir yanı kalmaz; insanlığını pörsütür. İtibarını elden düşürür ve ciddi gözlerde hızla değer kaybeder.”

İlk Gençlik ve Hatırası

Müslim Coşkun, çocukluk ve ilk gençlik yıllarına duyduğu özlemi anlatarak geçmişin insan hayatındaki izlerini hatırlıyor. Çağlayan ve Kâğıthane’de geçen öğrencilik yıllarını, arkadaşlıklarını, mücadele dönemlerini ve edebiyatla kurduğu bağı anıyor. Şehrin değişen yüzünü gezerken kaybolan mekânları hatırlıyor, geçmişin samimiyetini ve hatıralarını bugünün dünyasıyla karşılaştırıyor.

“E-5 karayolunun Piyalepaşa yönünde küçük bir yeşil ada mevcuttu. Okul çıkışlarında çoğu zaman oraya uğrar, ortadaki karaçam ağacının altına otururdum. Orada saatlerce vakit geçirdiğim çok olmuştur. Hem ders çalışır hem de uçsuz bucaksız hayallere dalardım. Bu ağaçla aramda bir bağ oluştu ve zamanla sıkı bir dostluğa evrildi. Ne zaman canım sıkılsa gider, gölgesinde huzur bulurdum.”

Bu Yorucu Dünyada

İbrahim Tenekeci, dostlarına mektuplar yazıyordu. Uzun süre ara vermişti. Adem Koçyiğit ile devam ediyor yine mektuplarına.

“Aziz Kardeşim,

Bu yorucu dünyada seni bulmanın sevinci içindeyim. Candan tebessümün ve kalbe kuvvet veren bakışın için çok teşekkür ederim. Sen hakikatli bir insansın. Bunu ortak dostumuz İbrahim Kalın Bey’e de söyledim. Âdem kardeşimizin yeri başka, dedim.”

“Canım Kardeşim,

Bir yandan da yaşlarımız ilerliyor. Her geçen gün menzile biraz daha yaklaşıyoruz. Buraya belki bir dize: “İnsanlar tanırsın, yanılmak için.” Hayatımızdan geçenlere değil de kalanlara bakmamız gerekiyor. Geçen, geçip gitmiştir zaten.”

Muhit’ten Öyküler

Kâmil Yeşil – Kahraman: Hep Bir Başkası

“Herkesin elinde cep telefonu. TV yayınlarından çektikleri görüntüleri gösteriyorlardı birbirlerine. Görüntüler aynı, haber cümleleri farklı idi. Birinde “Yeni nesil göğsümüzü kabarttı. 9. sınıf öğrencisi, on beş yaşındaki Cesur Vural, seksen beş yaşındaki adamın cüzdanını çalan iki genci tek başına püskürttü, yaşlı adamın üç aylık emekli maaşını hırsızların elinden alıp sahibine teslim etti” sözleri eşliğinde bir gözü şişmiş, ağzından burnundan oluk oluk kan akan Cesur’u gösteriyordu.”

“Öztan başını öne eğdi. Bu ara ikinci kanal açılmıştı. Cesur’un haberini veriyordu. Herkes cep telefonunun kamerasını açtı. Sırtını ekrana yaklaştırdı. Televizyondaki görüntüyle selfie çekme yarışına girdi. Kimi Cesur’un görüntüsünü yakaladı, kimi yaşlı adamın. Birkaçı da spikerle Cesur’u gösteren fotoğraf karesi yakaladı.”

Mustafa Uçurum – Bugün Sadece Vardı

“Yatağa döndü, tavana baktı. Sabah yine aynı ışık, aynı kuşlar, aynı çan sesiyle uyanacaktı. Keçiler yine yamaçlara yayılacak, o yine bir kayanın üzerine oturacak, defterini çıkarıp kalemini eline alacak, yazmayacaktı. Belki bir gün yazarım diye düşündü. Belki bir gün bu dağların, bu gökyüzünün, bu mavinin bir adı olur. Belki bir gün kelimeler, rüzgârın sesine, kuşların kanadına, keçilerin çanına yetişir. Ama o gün bugün değildi.

Bugün sadece vardı. Ve varlık, bazen en büyük şiirdi.”

Özcan Ünlü – Koro İçin Yazılmış Bir Solo Denemesi

“Erol Hoca bunu çok iyi bilirdi. Erol Hoca müziği bir sistem olarak görürdü. Onun için koro bir “arka plan” değil, bir “taşıyıcı yüzey”di. Koro, görünmemek üzere tasarlanmıştı. Bir binanın kolonları gibi çöktüğünde herkes fark eder, ayaktayken kimse bakmazdı. Necla’nın çırpınışları, Erol Hoca’nın zihninde “fazlalık” başlığı altında yer alırdı. Fazlalık ise müzikte -asla- affedilmezdi.”

“Erol Hoca batonunu kaldırdı. Önce Rüya Ayçiçek’in kanun taksimi salonu doldurdu, ardından hoca batonu Necla’ya çevirdi. “Seni ben unutmak istemedim ki” diyerek şarkıya girdi Necla. İlk nota, ikinci, üçüncü… Ses düzgün, teknik kusursuzdu ama eksik bir şey vardı. Necla bunu hissetti. Çünkü yıllardır başkalarının sesine karışarak var olmuş bir ses, tek başına kaldığında -mutlaka- kendi boşluğuyla karşılaşır. Necla, sesinin sahnede yapayalnız olduğunu hissetti. İçinden “Akustik bir sorun olabilir” diyerek var gücüyle asıldı şarkıya. Dağları, tepeleri, vadileri dolaştı sesinin kıvrımındaki notalar.”

Muhit’ten Şiirler

Bu yeryüzü ki ellerimizde büyüdü
Ezbere bir gök gürültüsüyle güm güm
Bağlaçları dağlara kaçmış eksik öznelerin
Uyuşmuş kaslarını uyandırır gibi güm güm
Yirmi birinci yüzyılda fidanlar hâlâ alesta.
Ahmet Edip Başaran

Sokaktan azâlarını çekmiş deliler
akşam serinliği erteler, dilinde yüksük
burada biri var kokusu gardiyan kalmış
şarkıdan sonra değil, en başında.

Kahvenin bitmişine yeniden uzandın
anlamı yok yanında durmanın.
İlker Nuri Öztürk

Canı çok yansa da şimdi kör camdan barbar betondan
İçinde erguvanla söyleşen dilbaz bir enfüs var

Vuruşkan şehir, zulme kalkan şehir, Müslüman şehir
Burcunda güzellerden üs, gazilerden tevarüs var
Ali Emre

bu gömlek yağmura susamış gömlek
kan tutar pas tutar bir de kin tutar
beyazın yitirmiş cepte beklemek
bu gömlek kalbimden ağlamak toplar

tutuşur dikişleri yol kendine geldikçe
aşka dualar ekler her gün Allah’a tapar
Süleyman Unutmaz

Kara kelimeler terk edin artık beni
Bir bahar gelsin yatıya, gitmesin bir daha
Misafirim bu bedene,
Biliyorum acı da misafir bana

Kara kelimeler terk edin artık beni
Düşleyeyim çocukları, yağmurları, aşkları
İnanabilmeyi bir çift göze
Hiç şüphesiz diyeyim, Rabbim ve gökyüzü benimledir
Aynur Dilber

herkes uçmuş gitmiş bir ben kalmışım yerde
ellerimde hayatım orasını burasını kurcalıyorum
anlıyorum sesim sessizliğe iniyor perde perde
iniyor gölgem gökten iniyor putlarım
bütün umutlarım duvarlarıma çarpar düşer de
yine de umutlarımın ortasında kalırım
kalırım kalmak kıyılarıma ulaşan en güzel yorum
Cafer Keklikçi

Vardın tenhaya, düşündün uzun
Yaşadın bir zaman üzgün ve temiz.
Akıldan çıkmayan gibisin garip
Birden hepsini unuttun neden.

Kaderin kendine döndüğü dünya
Yalnızlık diledin hayat bulmaya,
Kimsenin olmak ne demek ey can
Senden kalanlar susmuyor neden.
İbrahim Tenekeci

Yediiklim, Sayı: 435

Yediiklim dergisi 435. sayısına; “Değişim, Eğitim ve Değerler” diyerek başlıyor.

“Eğitimden beklediğimiz aslında üç temel husus var: Çocuğun kendini tanıması, bilmesi, sağlıklı şekilde toplumsallaşması ve medeniyetimizin değerlerini benimsemekle birlikte adım adım dünyaya açılması. Bu beklentilerin somut karşılığı da öğrencinin hayatını idame ettireceği bir mesleğe ulaşması için gerekli olan ahlâkî, mesleki ve entelektüel bir donanımı kazanmasıdır.”

Sanatın Bağımsızlığı

İsmail Kıllıoğlu,  siyasal iktidarın dışında farklı iktidar türleri bulunduğunu anlatıyor. Bu çerçevede sanatın kendine özgü bir iktidarı olduğunu, sanatçının simgesel bir özne olarak bağımsızlık ve muhalif olma sorumluluğu taşıdığını, sanatçının hem kendi iç hesaplaşmasında hem de toplumdaki çeşitli iktidarlarla çatışmasında bu sorumluluğu üstlenmek zorunda kaldığını açıklıyor.

“Siyaset alanın göstergesi, imgesi, bir başka yönden de amacı sayılan “iktidar” dışında toplumda farklı iktidarlar da söz konusudur. Ne var ki, bu tür iktidarların kaynaklandığı konumlar, yansıdığı alanlar, gerçekleştiği düzlemler, gösterdiği nitelikler ve sonuçlar farklı anlamlara, niteliklere, özelliklere sahiptirler. Bu yüzden onların da kendilerine özgü “iktidar” tasarımları, tasavvurları, edimleri ve eylemleri, birikimleri ve değerleri vardır. Bu bağlamda onların, kültür ve uygarlık denilen bütüncül sistem ve yapının oluşturulmasında işlevlerinin, görevlerinin önceliği ve kuruculuğu yanında belirleyiciliğini teslim etmek ve vurgulamak gerekir.”

Tambur mu Tanbur mu?

Mete Çamdereli, Klasik Türk Müziği’ne duyduğu ilgiyle başlayıp tambur edinme sürecini anlatıyor. Bir ustadan aldığı tamburla çalışmaya çalıştığını, başaramayınca daha nitelikli bir enstrüman edindiğini ve zamanla ikinci bir tamburun kendisine emanet olarak geldiğini aktarıyor. Bu yolculukta sadece bir çalgı edinmediğini, aynı zamanda bir zanaatkârın edebini, ustalık geleneğini, kadim bir mirası ve nihayetinde tambur çalmayı bir aşka dönüştürdüğünü fark ettiğini dile getiriyor.

“Hanemde asil bir eser ile baş haşaydım. Çokça bakıştık. Mızrabı tutmaya ve tellerine dokunmaya cesaret ettim neden sonra. Ama nafile, tutamıyordum bile. Çalıverseydim hemen, perdelerinin arasında parmaklarım bırakıverseydi kendini ezginin seyrine. Uğraş didin, olmuyor. Hafızamdaki notaları deniyor, tuhaf sesler çıkarıyordum. Başarısızlığıma sebepler ararken tambur kitapları okuyor, videolar seyrediyor, etrafı dinliyordum. Kendi başıma çözecektim, hemen pes etmemeliydim. Makam derslerim esnasında bir hocadan ders almam öğütlendi, usta da lafın arasına sıkıştırmıştı. Dinlemedim. Biraz bir şeyler oluyor gibi ama emin otamıyordum. Bahaneyi tambura buldum. Küçüktü bana. «Nizami bir tambur alsaydın ya!» diyenler de olmuştu.”

Bir Yazar, Bir Dönem, Bir Sızı

Ethem Erdoğan, Nurettin Durman’ın “Mektebin Bacaları” adlı hikâye kitabını tanıtıyor ve değerlendiriyor. Eserin teknik açıdan sınırlı olabileceğini ancak samimiyeti ve tanıklık gücüyle bir dönemin, zihniyetin ve “dert sahibi olmanın” edebî bir yansımasına dönüştüğünü anlatıyor. Yazara göre kitap, çocukluk, yoksulluk, bürokrasi, darbe yılları ve modernleşmenin yarattığı kırılmaları işleyerek toplumsal hafızaya katkı sunuyor ve edebiyatın hayatın ortasında, insanın içindeki hakiki sızıdan doğması gerektiğini örtük biçimde teklif ediyor.

“Mektebin Bacaları” kitaba ad veren hikâye. Toplamda on sekiz hikâye var ve yetmiş dört sayfa kitap. İlk söz olarak, şairin şiirine alamadığı kısımları hikâyeleştirdiği söylenebilir sanırım. Elbette yaşananlar şiire de metafor ve çağrışım olarak girmiştir ama blok halinde hikayesiyle girmemiştir. Dolayısıyla bu hikâyeler yazarın hayatından biyografik kesitlerdir. İkinci olarak anılar hikâye formunda anlatılmıştır. Kurmaca, kısa öykü gibi teknik şeyler beklemeyeceğiz. Bunlardaki en bariz mesele samimiyet çünkü.

Daralan Mekân, Genişleyen Hakikat Kudüs

 Çiğdem Kekeç, evi yıkılan mazlumların yaşadığı trajediyi ve bu yıkımın ortaya çıkardığı paradoksu anlatıyor. Yazar, fiziksel mekânın yok edilmesinin insanı dar duvarlardan kopararak onu tarih, vicdan ve direnişle örülü sonsuz bir yurda taşıdığını belirtiyor. Zulmün bir haneyi yıkmayı hedeflerken aslında ruhun sınırlarını bütün bir kâinata açtığını, acının coğrafyasında her şeyini yitirenin bakışındaki vakur genişliğin ise Latife Tekin’in “Evi dağılanın yurdu genişler” sözünde vücut bulduğunu ifade ediyor.

“Hayatın yükü, bir annenin kucağındaki “şehit diye belenmiş” evladın ağırlığıyla ölçüldüğünde; feryat ve ağıt, dilin sınırlarını aşar. Bu noktada akıl, kendini kurtarmaya çalışırken aslında bir genişleme yaşanır. Artık acı, sadece bir haneye sığmayacak kadar büyüktür; Kızı ide n iz’i n kahrına, Tur Dağı’nın tanıklığına eklemlenir. Evi dağılanın yurdu, artık kendi küçük sokağı değil; tarih boyu süregelen o yenilmez direnişin ve hakikat arayışının tüm coğrafyasıdır.”

Niyâzî-i Mısrî: Varlığından Soyunup Üryan Olan Anlar Bizi

Leyla Yıldız, Niyâzî-i Mısrî’nin hayatını, manevî yolculuğunu ve düşüncelerini anlatıyor. Yıldız, Mısrî’nin benliğini eritip hiçliğe ulaşma sürecini, mürşidi Ümmî Sinan ile ilişkisini, çilelerle dolu seyr ü sülûkünü, sürgünlerini ve zorlu mücadelesini aktarıyor. Onun vahdet-i vücûd anlayışını, melâmet tavrını, zikir ve devran ısrarını, iktidar ve ulema ile çatışmasını, sonunda Limni’de zincirle gömülme vasiyetiyle tamamlanan ölümünü tasvir ediyor. Yazı boyunca Mısrî’nin kendi şiirlerinden yapılan alıntılarla onun “benlikten kurtulup Dost’a erme” halini ve dervişliğini vurguluyor.

“Nihayet İlahî bir lütufla serbest bırakılır ve 1675’te Bursa’ya döner. Bu kez de Köprülüzâde’nin Edirne’ye davetiyle düşer yola. Lâkin evvela İstanbul’a uğrar. O gün dolup taşan Ayasofya’da kürsüye çıkar; bütün heybetiyle, bütün azametiyle… Bela burçlarında dolaşmaya ahdetmiştir sanki. Kılıç gibi keskindir sözleri: “Bize şeyhimizden ‘Korkma, söyle!’ buyruldu. Biz kimseden korkmayız, Hakk’ı nerede olursa olsun söyleriz!” der. O an kubbelerde yankılanan bir vaazdan öte, bir hakikat haykırışıdır. Cezbeye kapılır, sözleri zülfü yâre dokunur. İktidarı da ulemayı da hedef alır, fitili ateşler. Bursa’ya döner dönmesine ama çok geçmeden hüküm erişir: Limni’ye sürgün.”

Yediiklim’den Öyküler

Osman Koca – Gani Gönüllü

“Gelir gelmez diklendi gene.
Son zamanlardır epeyi huzursuz.
Başvurduğu kapılar zaten bu yüzden kapanmıyor mu!!!

İbrahim telefonda.
Tiz ve tez sesiyle acı haberi veriyor.
Kara haber serverden hızlı. Sanal iletişim ağları firarda.”

“Har vurup harman savrulacak zaman değil. Hüsnü kuruntularla muhatap olmam istiyorsan huyunu suyunu bileceksin ilkin. Isıtılıp ısıtılıp önüne konan temcit pilavlarına iltifat etmeyeceksin. Doymadan kalmayı öğreneceksin kurtlar sofrasından. Kuzuya tebelleş olan bil ki naçar kaldığında sana bulaşacaktır. Allah böylesi asilerle şakileri ıslah etsin diye ilenmekte haklısın.”

Mukadder Uçar Beyoğlu – Barnağınan

“Parmakları o kadar kalın ki neredeyse ellerini yok edecek. Onun elleri sadece parmaklardan ibaret dense abartılmış olmayacak. Yıllanmış, zehirli bir ağacın kökünden ayrılan güçlü dallar… Sonra da bu güçlü dallara, hükümranlığını -zamanı içinde eritircesine kendi yayılımı için hiçbir zalimlikten kaçmayacak potansiyelde- doğuran beş kollu bir canavar yakıştırması yapılsa yersiz de olmaz hani.”

“Eller ve parmaklar duruyor. Çakır gözler bana bakıyor. Tablasının üstündeki o zarafet timsali sanat eserlerinin sahibine sonsuz bir hayranlık duyuyorum. 0, ince duyuşlarla ve ezeli bir yetenekle örülmüş, zarif dantellerin içinde bir başyapıt gibi yerleşiyor zihnime. Yani yüzünü oradan ayrılacağım anda, az sonra, unutacağım insanın ellerini ve parmaklarını yazıyorum hafızama.”

Yediiklim’den Şiirler

bir parçam gazze’de
kudüs’te bir parçam
bir parçam bağdat’ta
tahran’da bir parçam
bir parçam beyrut’ta
türkistan’da bir parçam
her yer kana bulanmış kefenler ıslak
ruhumu güveler kemiriyor
günlerim zifirî karanlık
öylece ortada kaldım dımdızlak
Arif Ay

Duruldum işte
Sönmeyi ibadet belledim.
Çaldığım kapıyı
Diğer taraftan ben açtım.
İçime astığım deniz
Küle döndü.
Sulhi Ceylan

var ya hani
o patates fabrikasının
kuzey ucu patikada büyüyen maydanoz gölgesinde
için için ah ederek yeşil bir halı dokuyan ahtapotun seyre daldığı
on iki taze böcek yılı
ıslaklığı
derinliğinden ayrı kaldığı
üç zamanların birinde
her şeyden hatta hiçten ince bir örtüye dönüp
zar oldu kalbim kızıl lerzan
Vefa Lök

Şehir ve Kültür, Sayı: 143

Şehir ve Kültür dergisi 143. sayısına Ümit Meriç’in İran: Nısf-i Cihan yazısıyla başlıyor.

“Bugün Tahran’ı terk ediyoruz. Arkamızda kalan Tahran geniş caddeleri, hükümet binaları, sarayları, meydanları ile aslında biraz da Pehlevî Hanedanı’nın Tahran’ı. Bana bu kadarlık Tahran yetti. Aklımda 1971’de çıkmaya başlayan biraz Şii tadı olsa da entelektüel bağımsızlık sözü vermiş olan o muhteşem Encyclopedia Iranica’nın maddeleri art arda dizilmeye başlıyor. Kasr-ı Şîrîn yani İran’la Turan arasında sınır anlaşması, şu anki Türkiye Cumhuriyeti’nin süregelen en eski sınır anlaşması.”

Ülkemin Bereketli Topraklarından: Reyhanlı

Mehmet Kamil Berse, Hatay Reyhanlı’ya yaptığı bir ziyareti ve izlenimlerini anlatıyor. Bölgenin Paleolitik Dönem’den başlayarak Hitit, Roma, Memlük, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini kapsayan tarihî hareketliliğini özetledikten sonra Reyhanlı Eğitim Kampüsü’ndeki gençlerle buluşmasını, Amik Ovası’nın bereketini ve ilçenin meşhur künefesini aktarıyor.

“1916 yılında Reyhanlı ilçesinde doğan yazar ve şair Cemil Meriç’in doğduğu ev müzeye dönüştürülmüş. Kesme taş kaplama ve yığma yapım tekniği ile yapılmış tarihi yapı müze olarak ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor. Cemil Meriç Müzesi; asil yapısı, sohbet ve okuma odaları ile ziyaretçilere buluşma, dinlenme ve okuma olanağı sunarken, portakal çiçeği kokulu yemyeşil bahçesinde ise konuklara çaylarını yudumlarken hoşça vakit geçirme imkânı da sağlıyor.”

Özbekistan, İslam Medeniyet Merkezi

İsrafil Kuralay, Özbekistan’ın İslam medeniyetindeki merkezi konumunu ve buradaki kültürel zenginlikleri anlatıyor. Endülüs’ün yıkılmasından sonra doğuda medeniyetin en güçlü temsilcisi olarak Özbekistan’ı işaret ediyor; Taşkent, Semerkant, Buhara ve Hive gibi şehirlerin tarihî dokusunun korunduğunu belirtiyor.

“Özbekistan genel manada İslam Medeniyetinin merkezlerinden biri iken bir de aynı isimle başkent Taşkent’te bir merkez yaparak bunu tescillemişler. Yine geniş bir meydan içerisinde dört cepheden girişleri olan Türk-İslam mimarisine uygun yapılmış bir eser var karşımızda. Burası çiçeği burnunda yeni açılmış ve İslam Medeniyetinin en büyük müzesi olarak tescillenmiş bir anıt eser.”

Mezopotamya’nın İncisi Mardin

M. Nihat Malkoç, Mardin’in taş dokusunu, mimarisini, tarihi ve mistik atmosferi anlatıyor. Malkoç, Mardin’i “gönül imbiğinden süzülen şehir” olarak nitelendiriyor; farklı dil, din ve ırktan insanları asırlarca kardeşçe yaşatan bu kadim şehirde taş işçiliğinin sanata dönüştüğünü, evlerin, camilerin, medreselerin ve mezar taşlarının birer estetik abidesi olduğunu anlatıyor.

“Tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış Mardin, kıymetli bir biblo gibi durur Mazı Dağları’nın güney yamaçlarında. Bir şehir bir ovaya ancak bu kadar yakışır. Bir şehir kadim kalesiyle ancak bu kadar aşkla söyleşir. Bir şehir ancak bu kadar kendi olur. Mardin’de sükûtun diliyle konuşur binlerce yıllık mâziye şahitlik eden, her birinin bir hikâyesi olan taş evler.”

Kutsal Ailelerin Bağımsız Çocukları

Canan Coşar, yazısında değerlerin nesilden nesile aktarımını ele alırken geçmişin mesafeli sevgisi ile bugünün sınırsız sevgi anlayışı arasındaki gerilimi anlatıyor. Şikâyet edilen her dönemde çocuk olmanın benzer olduğunu, insanın eğri sandığı şeyleri düzeltme hevesiyle dünyaya geldiğini, oysa her şeyin olduğu gibi doğru ve düzgün yaratıldığını ifade ederek bitiriyor.

“Şikâyet edilen zamanda çocuk olmak, tıpkı diğer zamanlar gibi. Memnun olmamak eksik aramak ve hata zannettiğimiz şeyleri düzeltmek için gelmişiz dünyaya. Kolundan kanadından budayıp düzeltmek ister nefsimiz eğri sandığımız insanları. Yaratılan sebepsiz yaratılmadı oysa her şey düzgün ve doğru olacaksa neden yeryüzü tek biçimde yaratılmadı?”

Baki Kalan Kubbede Hoş Bir Seda: Süleymaniye’de İlk Bayram Namazı

Mehmet Mazak, 20 Mart 2026 sabahı oğlu ve arkadaşlarıyla birlikte Süleymaniye Camii’nde ilk kez bayram namazı kılma deneyimini anlatıyor. Mekânın akustiği, ışığı, kokusu ve taşları üzerinden bir “duyusal şehircilik” tecrübesi yaşadıklarını belirtiyor. Anlatıyı, 1557’deki ilk bayram namazını hayal ederek ve Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan, Ebussuud Efendi gibi tarihî şahsiyetleri canlandırarak zenginleştiriyor. Yazının sonunda, Mimar Sinan’ın mütevazı türbesinde dua ederek zamanla hafıza arasındaki bağı hissedip şehirden ayrılıyor.

“Şehir hafızası dedektifliği nazarıyla caminin avlusundaki mermer sütunlara parmak uçlarımızla dokunduğumuzda, dokunma duyusu aracılığıyla zamanın mimari anlayışını hissediyoruz. Her şeyin ekranlara hapsolduğu, dokunmanın cam yüzeylerde donduğu 2026 yılında, Süleymaniye’nin o mermerlerine ve asırlık taşlarına temas etmek bir tür topraklanma gibi geliyor bizlere. Şadırvandan akan suyun o ürpertici serinliği, sadece bedeni değil, ruhu da yıkayan bir arınma dokunuşudur burada.”

Taşın Ve Ruhun Değişmeyen Döngüsü

İbrahim Yasak, insanlığın binlerce yıldır teknoloji ve şehirleşme konusunda büyük ilerlemeler kaydetmesine rağmen, varoluşsal duygularının (yalnızlık, hasret, hırs, korku, sevgi ihtiyacı) hiç değişmediğini anlatıyor. Modern cam kulelerin ve akıllı şehirlerin, insanın özündeki ontolojik boşluğu dolduramadığını, sadece geçiciliği daha parlak bir pakete sardığını belirtiyor. Tüm bu şatafatlı mekânlar yok olduğunda geriye değişmeyen tek şeyin, insan kalbi, merhameti ve vicdanı olacağını ifade ediyor.

“Her şehir bir gün susar ve her mekân ve insan aslına döner. Günümüz mucitleri piksellerden ve betondan cennetler kurmaya çalışırken, aslında fani oldukları gerçeğini gizlemek için daha sofistike perdeler dokuyorlar. Gökyüzünün altında yeni bir şey yok; sadece aynı hikâyenin, daha yüksek binaların gölgesinde anlatılan daha hızlı bir versiyonu var.”

Baharın Kalbinde Bir Şenlik: Hıdırellez

Kökeni Hızır ve İlyas peygamberlerin buluşmasına dayandırılan Hıdırellez geleneğini ve bu geleneğin Adapazarı’ndaki Karaman Baba Şenlikleri çerçevesinde nasıl yaşatıldığını anlatıyor Necla Dursun. Çocukluk hatıralarıyla birlikte şenliklerdeki salıncak, yumurta tokuşturma, yağlı güreşler ve toplu yemek ikramları gibi unsurları aktarıyor. Ateşten atlama ve gül ağacına dilek bırakma ritüellerine değindikten sonra, 2026 Hıdırellez’inde Üsküp’te Vardar Nehri kenarında yaşadığı deneyimi ve “Ederlezi” şarkısı eşliğinde duyduğu huzuru paylaşıyor. Adapazarı’nda ben de bu şenlikleri dopdolu yaşamış biri olarak anlatılan her detay beni de o yıllara götürdü.

“İşte o er meydanını dolduran coşkulu kalabalığın daima içinde olurdu rahmetli babam… Ben de güreş izlemeyi çok severim; sanırım bu ilgi bana ondan miras kaldı. Fırsat buldukça Edirne’ye, Kırkpınar Güreşleri’ni izlemeye gitmem tam da bu yüzdendir.

Karaman Baba Hıdırellez Şenlikleri’nde bazen toplu yemek ikramları da yapılırdı. O muazzam kalabalıkta payıma hep azıcık düşen ama lezzeti hâlâ damağımda olan tavuklu pilavın tadını hiç unutamam. İrmik helvası ve tulumba ise o günlerin vazgeçilmez ikramlarındandı.”

Helsinki’de Bir Okul Günü

Serpil Cebeci, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de bir okulu ziyaret ettiğini ve Finlandiya eğitim modelini yerinde gözlemlediğini anlatıyor. Okulun girişinde mont ve bot yığınlarıyla karşılaştığını, sınıflarda öğrencilerin yerde, masada veya ayakta çalışabildiğini, örgü ören ya da demir döven çocuklar gördüğünü belirtiyor. Müdürün planlanan süreye sadık kalarak vedalaşmasını başarının sırrı olarak yorumluyor. Okulun, ders saatleri dışında öğretmenlerin kişisel gelişimine de imkân tanıyan bir yaşam alanı olduğunu, her şeyin planlı ve işlevsel biçimde ilerlediğini ifade ediyor.

“Çantaların üzerinden geçtiğimiz, yerde uzanmış yatarak bir şeyler yazan, çizen, çocukların üstünden atladığımız anları sayamadım. Birkaç sınıf ziyaret ettik. Benim çocukken “Keşke bir masam olsa” diye hayıflandığım günlerdeki gibi yerde gruplar halinde çalışan çocuklar vardı. Sırada çalışanlar, ayakta çalışanlar… Hepsinin yanına uğrayıp küçük dokunuşlar yapan bir öğretmen… Öğretmenler, yerde uzanarak çalışanların yanına da uğruyor, masada çalışanlarla da ilgileniyor, sınıfın diğer köşesinde arkadaşıyla birlikte çalışan öğrencileri de ihmal etmiyordu.”

Yitik Bavul’da Dijital Sanat ve Algoritma Dosyası

Yitik Bavul, ilk sayısından bu yana takip ettiğim ve fırsat oldukça da yazmaya çalıştığım bir dergi. Titiz ve özgün çalışmalarıyla, dikkat çeken dosya konuları ile yoluna iz bırakarak devam ediyor dergi. Bir  mektep gibi de çalışıyor. Gençlerin dizelerine, cümlelerine yer ayırarak önemli bir dergicilik misyonunu da yerini getirmiş oluyor. Dergiye emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Nice güzel ve kalıcı çalışmalara imza atmalarını gönülden diliyorum.

Dijital Sanat ve Algoritma Dosyasından

David C. Scolar – Arayüzün Ötesindeki İnsan

“Mercek tabanlı akıllı algoritmalar, canlının biyolojik durumunu artık hatasız okuyor. Gözle fark edilemeyen yapısal sorunları, gelişim eksikliklerini ve sağlık açıklarını anında saptayıp yanılma payını sıfıra indirmek mümkün. Sürecin en hassas aşaması sayılan ulaştırma safhasında ise veri analitiği devreye girecek. Coğrafi veri tabanları, yardıma muhtaç haneleri öncelik sırasına göre listelerken; paylar, hiçbir zayiata uğramadan, en hızlı kanallarla doğrudan doğruya mahzun hanelere ulaşacak. Böylece geçmişin o yorucu, karmaşık ve düzensiz sokak manzaraları yerini dingin bir işleyişe bırakıyor.”

Sezen Çiçek – Bilim Kurgu Filmleri Bizi Geleceğe mi Hazırlıyor?

“İzlediğim sayısız bilim kurgu filmi; kimi zaman gelecekten gelen robotları, kimi zamansa dijital bir hapishanede tutsak insanlığı konu edindi. Teknolojinin henüz bu boyutta olmadığı o dönemlerde, senaristlerin uçsuz bucaksız hayal güçleriyle böylesi kurgular üretmesi beni her zaman hayrete düşürmüştür.

Sinema tarihine şöyle bir baktığımda, yapay zekanın ilk çarpıcı örneklerinden 1927 yapımı Metropolis dikkatimi çekti. Distopik bir gelecekte geçen film; gökdelenlerde yaşayan zenginlerle, yer altında makineler için köle gibi çalışan işçiler arasındaki sınıfsal uçurumu “insansı robotlar’’ üzerinden anlatmış. Filmin tarihine bir kez daha dikkat etmenizi istiyorum. Dijital zekayla ilgili ilk fikirler, çoğumuzun henüz dünyaya gelmediği o zamanlarda ortaya çıkmış.”

Zeynep Yakup – Modern Dünyanın Kâhini

“Peki, bu dijital kâhin kararlarını nasıl veriyor? Aslında yapay zekânın akıl yürütme biçimi çok basit; Giriş, işlem ve sonuç. Bizlerin internette tıkladığımız ve beğendiğimiz dijital içeriklerde veya yaptığımız aramalarda sisteme birer ‘veri bloğu’ hediye ediyoruz. Yapay zekâ, bu devasa veri yığınlarını alıp; onları karmaşık matematiksel modellerle, yani kendine özgü mantık bloklarıyla üst üste dizerek ‘Tıpkı bir yapboz parçası gibi’, geçmiş tercihlerimizi bugünkü eğilimlerimizle birleştirerek bizim bile henüz farkında olmadığımız bir biz profili ortaya çıkarır.”

Şadan Uzun Özoğuz – Ruhun Tekniğe Direnişi

“Bir eserin değeri, harcanan emekten mi gelir yoksa bizde bıraktığı izden mi? Eğer yapay zekâ tarafından üretilen bir melodi ya da kurulan bir cümle bizi ağlatabiliyorsa, onun “makine yapımı” olması bu gözyaşını sahte mi kılar? Sanatın bir yönü de alıcıyla kurduğu bağdır. Ancak burada tehlikeli bir alan var: Eğer her şey bu kadar kolay üretilebiliyorsa, “yegâne ya da bir tane olma” kavramları ne olacak? Eskiden bir sanat eseri, sanatçının hayatından çalınmış zaman parçalarıydı. Şimdi ise bir “prompt” uzağımızda. Bu durum sanatı demokratikleştiriyor; artık herkes içindeki dünyayı görselleştirebilir. Ama aynı zamanda, yapıtların birbirine benzeyen, ruhsuz bir “mükemmellik” ile dolup taşması riskini de taşıyor. Kusur, sanatın imzasıdır; yapay zekânın en büyük eksiği ise henüz yeterince “kusurlu” olamamasıdır.”

Evren Güldoğan- Yapay Zekâyla Eser Oluşturmak mı? Yoksa Yapay Zekânın Eserleri mi?

“Diyelim çıktılar bana ait. Ama bunlar eser mi ve bu kapsamda korunabilir mi? Soruya yanıt vermenin yolu önce eser kavramını tanımlamaktan geçiyor. 1951 tarihli olup dilsel ve olgusal açıdan güncelliğini kaybetmiş FSEK’e göre eser “Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” anlamına gelmekte. Buradaki sahip gerçek kişiler, yani insanlar anlamına gelir. Dolayısıyla bir tasarımın eser olabilmesi için bir insanın kişisel zihinsel yansıması olması ve ayrıca Kanun’da sayılan kategoriye girmesi gerekmektedir.

Bu çerçevede YZ aracılığıyla elde edilen çıktıların eser olup olamayacağı hususunda -dünya genelindeikili bir ayrıma gidilmektedir. Bir insanın çıktı üzerinde komut vermekten başka kişisel katkısı yoksa bu bir eser değildir. Örneğin iki bestenin yüklenip bunların harmonik miksajlanmasının istenmesi bir eser teşkil etmez. Buna karşılık bir çizgi romancının senaryosu ve eskizleri tamam bir çalışmayı YZ’ye yükleyip görselleri geliştirmesi sonucu bir eser elde edilebilir.”

Yapay

Nurşen Gümrükçü, sanatın ihtiyaçtan mı keyiften mi doğduğu tartışmasının süreceğini, ancak sanatçının bu tartışmalara takılmadan kendi anlatım yolunu bulduğunu anlatıyor. Geleneksel stillerin güncelliğini koruduğunu, teknolojik gelişmelerin ve yapay zekânın sanata yeni bir boyut kazandırdığını belirtiyor. Refik Anadol’un çalışmaları üzerinden yapay zekânın veri estetiğiyle yaratıcılığı yeniden şekillendirdiğini, buna rağmen sanatın insan temelli ve duygusal bağ kurmaya devam ettiğini söylüyor.

İham dayanağı rönesans eserleri olsa da ortaya çıkan yeni anlatı da sanatçının diğer eserleri ile birlikte düşünüldüğünde Refik Anadol’a ait bir özgünlük görülmektedir. Sanatta etkileşimin varlığı hep tartışma konusu olurken Yapay Zekalı sanatın da etkileşimden kaçınamaması bir tartışma konusu olabilir. Dünya sanat camiasında hatırı sayılır yeri olan Refik Anadol ülkemizin yetiştirdiği genç bir sanatçımızdır. Bilgi Üniversitesi eğitiminden sonra gittiği Amerika’ da hayallerinin çalışma imkanlarına ortam bulur. Yapay Zeka temelli sayısal işlemcilerin oluşturduğu algoritmalar ile teknolojik yeniliklerden sanata yeni bir bakış açısı sunar. Refik Anadol’un “veri estetiği” yaklaşımı, sanatın bilgi yönetimi ve teknolojik sınırlarını zorlayarak yaratıcılık paradigmasını yeniden şekillendirir. Sanatçının ifadesiyle: “Veri, çağımızın pigmentidir; algoritmalar ise fırçamız”.

Yitik Bavul’dan Öyküler

Gülser Olmuş – Algı Gör Ritim

“Bugüne kadar kimseyle yüz yüze görüşmeyen, son dönemde adını sıklıkla duyuran Nobel adayı yazar Yankı Ziya; gazetenin röportaj talebini kabul ederken birçok koşul sıralamıştı. Öncelikle onunla görüşecek kişi mutlaka Z kuşağından olmalıydı. Bu popüler ama aynı zamanda gizemli karakterin tuhaf fikirleri ve davranışları yazdığı romanlardan da bilindiği için hiç sorgulanmadan yerine getirildi.”

“Algı Hanım; gencin yanıt vermesini beklemeden ve tuttuğu eli bırakmadan, oturduğu yerde ayağa kalkan orta yaşlardaki adama doğru, onu yönlendirdi. “Yankı Bey’le tanıştırayım sizi.”. Yazar da yüzünde kıpırtısız bir gülümseme ve sabit bir bakışla onun elini sıkıca kavrayarak tokalaştı. O da kendini tanıttıktan sonra hemen bulundukları yerde dairesel olarak oturdular.”

Özlem Tanrıkulu- Alfa

“Arabasını yol kenarına park etti. Gündüz cıvıl cıvıl olan bu yer şimdi inanılmaz ıssızdı. Ortalık oldukça karanlıktı. Binaya girdi, koridorun sonunda çay almaktan dönen güvenliği gördü. Unuttuğu bir şey olduğunu söyleyip asansöre bindi. Yukarı çıktıkça güvenliğin radyosundan gelen ses, karanlıkta kayboldu. Ofis katına geldiğinde hızla odasına girdi. Bir süre dosyasını aradı. Bir an önce bulup bu kasvetli yerden çıkmak istiyordu.”

Bircan Şen Bayrak- Negatif

Pencereden ikindi güneşi vuruyor, bu soğuk kış gününde içeriye sarı bir aydınlık veriyordu. Cam kenarındaki çiçekliğe dizili menekşeler, yapraklarını ışığa çevirmişti. Duvarda çocukların düğün resimleri, torunların bebeklik fotoğrafları asılıydı. Şimdi bu evde, saatin tik takları, gazete hışırtısı, şişlerin tıkırtısı işitiliyordu. Kaynayan çaydanlığın fokurtusunu duyan kadın, tam mutfağa yönelmişti ki zil çaldı. Kapıyı açtı. “Biz geldiik!” dedi neşeli bir kalabalık. Kızı Esma ve gelini Dilek çocuklarıyla beraber karşısındaydı. Hatice Hanım’ın yüzünde şaşkın bir sevinç yerleşti. Selma ayakkabılarını çıkarırken, “Size sürpriz yaptık anneanne, gelirken yengemle Mehmet’i de aldık.” dedi genç kız neşesiyle.

Hürol Özelsel-Çöp Adam

“Ses çok tanıdık gelmişti adama. Etrafına bakındı. Sesin kaynağını bulamadı. Biliyordu, tanıyordu, milyonlarca defa duymuştu bu tınıyı sanki ama anımsayamıyordu o an. Birden masanın üstüne bıraktığı kağıda yöneldi bakışları. Bir hareketlilik fark etti. Biraz evvel çizdiği çöp adam ayaklanmış elleri belinde göğüsü ileride kendisine sesini duyurmaya çalışıyordu.”

“- Fakat sesi ne kadar tanıdıktı. Sen de tanıdık buldun mu? Niye soruyorum, çünkü sen asla yanılmazdın. Hafızan çok güçlüydü. Ne dedin? Duyamadım. Allah kahretsin. Son zamanlarda kulağım daha az işitmeye başladı. Ne, benim sesime mi benziyor? Hadi canım! Niye benzesin ki benim sesime! Benim sesim bi kere daha davudi, erkeksi bir ses. Hem bi kağıt parçasının çıkaracağı sesten ne olacak… Benziyorum öyle mi? Sesi bana nasıl benzesin aşkım; olacak şey mi hahaha!”

Yitik Bavul’dan Şiirler

Yoldaşım,
acı, hayatta olmanın o ağır bedelidir.
Onunla savaşmamalı,
bazen karşılıklı bir masaya oturmalı,
gözlerinin içine bakıp bir çay içmeli.
Çünkü bizi yıkmayan her ne varsa,
“insan olmanın” o çarpan kalbine bizi biraz daha yaklaştırır.
Ayakta kalmalı,
yaşamalı
ve en karanlık kışın ortasında bile
kiraz çiçeklerine inanmalı.
Shiva Ashtari

Adına gün, yazına güneş değer.
Öyle bir mevsimde çıkıp evden,
burkmadan bileğimi ama koşarak kaldırımdan.
Sokaklar boyumun ölçüsünü versin ki
etekleri zil çalsın kalbime.
Boydan boya kaybolduğum sokakta,
kulaklarımı sese kessin.
Yönümden çekilsin ciddi,
suratsız, dip adımlar.
Adamlar demeliyim buraya.
Esra Kuş

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

One thought on “Haziran 2026 Dergilerine Genel Bir Bakış-1”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir