Mustafa UÇURUM

Bir Hüseyin Akın kitabı okuyorsanız algılarınızın son derece açık olması lazım. Karşınıza çıkacak her cümlenin, dizenin sizi nerelere götüreceğini tahmin bile edemezsiniz. Şiir, öykü, deneme hiç fark etmez. Sözcükler Akın’ın eline geçince hâlden hâle, renkten renge geçer ve sizin içiniz bayram yerine döner.

Şimdi de Hüseyin Akın, Böyle Buyurdu Resul‘de tanıdık bir yolcunun peşine düşürüyor bizleri; Yol Oğlu Hâdi’ye yol arkadaşı oluyoruz. On yedi hikâye, on yedi kapı. Her birinde bir hadis, bir hayat parçası gibi saklanmış. Akın, bu kitapta öğretici olmaktan çok, hatırlatıcı bir tavır takınıyor. Hadisler, metnin dışında birer dipnot değil hikâyenin dokusuna işlenmiş, karakterlerin kavşak noktalarında beliren ışıklar gibi çıkıyor karşımıza.

Akın’ın üslubu, yer yer masalsı bir ağırlık taşıyor. Cümleler, nefes alıp veren bir ritimle ilerliyor. Diyaloglar, sokak konuşmasının doğallığını korurken, anlatıcının bilgece sesi araya giriyor: “Büyük ve iri dallar her zaman zayıf ve çelimsiz dalları ezerler” (s. 14). Bu cümle, kitabın genel anlatım karakterini özetliyor. Metafor, teşbih, hikmetli söz… Akın, anlatıcıyı bir bilge gibi konuşturmuyor; bilgeliği, bahçedeki çiçeklerin, yoldaki taşların, denizdeki dalgaların diline veriyor. Nesneler konuşuyor, ağaçlar soruyor, kediler tercüme ediliyor. Bu, Akın’ın edebi tercihlerinden biri. Hakikat, doğrudan söylenmiyor; bir lalenin eğik boynunda, bir fidanın avuç içindeki bekleyişinde tecelli ediyor.

Kitabın ilk hikâyesi olan “Ateşte Kelebekler Sönmeyi Bekler”, iki karakterin zıtlığı üzerinden bir ahlak dersi sunuyor. Anız yangını, duman, kaçışan hayvanlar; Bahçıvan Ali’nin sakin bahçesiyle tezat oluşturan bu manzara, bir hadisi sahneye taşıyor. İyi arkadaş misk satana, kötü arkadaş körük çekene benzer (s. 17). Hikâye, bu teşbihi yaşatarak anlatıyor.

“Avucumuzdaki Fidan Beklemeye Gelmez” ise bir toplantı sahnesiyle açılıyor. Biri yarını, biri dünü öneriyor, Yol Oğlu Hâdi ise elinde bir fidanla geliyor. “Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile, bugün elinizdeki fidanı dikin” (s. 25) hadisi, hikâyenin omurgası. Zamanın kıyısında duran bu fidan, hem bir uyarı hem bir umut.

Akın’ın hikâyelerinde tipler öne çıkıyor. Borç alıp unutan Hıdır Bey, matematikteki katılığı hayata taşıyan Azmi Hoca, kendi olamayan “Başka’nın Adamları”. Her biri, hadislerin işaret ettiği ahlaki zeminde sınanıyor. “Alacağınız Olsun!” hikâyesinde borcunu ödemeyen Hıdır Bey’in hafıza kaybı, bir hadisle yüzleşiyor: “İlmi kitabetle yani yazarak bağlayın” (s. 37). Yazı, unutkanlığa karşı bir dayanak sunuyor adeta.

Kitabın en dokunaklı hikâyelerinden biri “Sami Reis”. Denizde kaybolan, saatlerce yüzerek kurtulan bir balıkçının ölümle imtihanına şahit oluyoruz. Burada, beklenmedik bir hadis, hayatın kıyısındaki bir adama teselli oluyor. Ölümün ve musibetlerin okları, insanı ıskalasa da ecel okunun hedefi şaşmaz (s. 143). Sami Reis’in denizden dönüşü, ölümün yanı başımızda dolaştığını ama her anın bir fırsat olduğunu gösteriyor.

Akın, hadisleri birer kural olarak değil, hayatın içinden süzülmüş birer deneyim olarak sunuyor. “Tahir Evlenmesi”nde genç bir adamın evlilik arayışı, bir hadis ile sonlanıyor: “Bir kadın dört şey için nikâhlanır; ya malı için ya soyluluğu için veya güzelliği için yahut da dindarlığı için alınır. Siz dindar olanı alın, eliniz dert görmesin” (s. 152). Burada hadis, bir reçete değil; Tahir’in kendi yüzüne bakmasını sağlayan bir ayna. Yol Oğlu Hâdi’nin söylediği gibi: “Güzeli yanlış yerde aramış olamaz mısın?”

Kitabın final hikâyesi “Acı Kaybımız…”, Yol Oğlu Hâdi’nin bir ağaç altında sessizce ölümünü anlatıyor. Onu yollarda arayanlar, sonunda bir kulübede buluyor. “Benimle dünyanın hâli ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de giden bir yolcu gibidir” (s. 160). Yol Oğlu Hâdi, giderken bir veda konuşması değil, bir sessizlik bırakıyor. O sessizliğin içinde, hadisler yankılanıyor.Hüseyin Akın 7’den 77’ye herkesi hadislerin kuşatıcı iklimine davet ediyor. Yolun bittiği yerde başka bir yol başlıyor. Yol Oğlu Hâdi’nin ağaç altındaki son nefesi, bir veda değil, bir başlangıç. O, yürüdüğü her yolda bir hadis bırakıyor; bir fidan, bir borç, bir evlilik, bir deniz kazası, bir matematik sorusu, bir ayna… Hepsi, insanın kendiyle yüzleştiği anlarda beliren ışıklar. Akın, bu hikâyelerde hadisleri birer kural olarak değil, hayatın kıvrımlarında saklı pusulalar olarak sunuyor. Kimi zaman bir bahçıvanın elinde çiçek oluyor, kimi zaman denizde boğulan bir balıkçının duası. Yol Oğlu Hâdi ölüyor, ama yol bitmiyor. Çünkü yol, ayakların değdiği yer değil kalbin yöneldiği istikamettir. Kitap, o istikameti kaybetmemek için bir hatırlatma sunuyor; hadisler, sadece okunan değil, yaşanan sözlerdir.

Hüseyin Akın bu sözleri, toprağa düşen her tohum gibi, hikâyelerin içine ekiyor. Okuyan, bir yerlerde kendi yolunun izini sürüyor aslında. Yol Oğlu Hâdi’nin ardından düşen sessizlik, okurun kendi iç sesi olarak yankılanıyor. Kitap kapanıyor ama yürüyüş devam ediyor.

Hüseyin Akın, Böyle Buyurdu Resul, Şule Yayınları, 2025

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir