Mustafa Uçurum

Soner Oğuz’u ilk olarak dergilerdeki öykülerinden tanıdım. Daha sonra ilk öykü kitabı 2018’de çıkan Eksik Bir Seremoni’yi de beğenerek okudum. Şimdi de ikinci öykü kitabı Belki Ebabiller ile karşımızda Oğuz. Kader, hafıza, mekân ve dil üzerine derin bir yolculuğa çıkıyoruz ebabiller eşliğinde. Her şeye rağmen umudumuz hep canlı.

Oğuz’un öykülerinde isimler, yazgının belirleyici unsurları olarak karşımıza çıkıyor. “Telaşlıca Sakinleri”nde Sekene köyünün Telaşlıca kasabasına dönüşümü, bir yerin adının değişmesiyle o yerin ruhunun başkalaştığını gösteriyor. “İsimlerimiz tek başlarına kaderimiz olamasa da yazgımız üzerinde önemli bir etkiye sahip muhakkak” (s. 5) cümlesi, kitabın temel meselelerinden birini açığa çıkarıyor. Roma hamamı kazılarıyla köyün sessiz dokusu dağılırken, Abbas Amca’nın çay ocağının önü haftalardır boş kalıyor; bu boşluk, kaybedilen bir yaşam biçiminin suskun tanığına dönüşüyor.

Kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınır, “Süleyman’ı Nasıl Kaybettik?”te iyice muğlaklaşıyor. Süleyman, içinde yaşadığı hikâyenin farkına varıyor ve “Beni bu hikâyeden al, yoksa öleceğim!” (s. 13) diye haykırıyor. Oğuz, karakterlerini hem yaşayan hem de yazılan varlıklar olarak konumlandırıyor. Nahit Bey’in masasında ters çevrilmiş duran kâğıtlar, onların kaderini belirleyen metnin ta kendisini oluşturuyor. “Süleyman’la İhsan’ın bakışları gözlerimde kilitlenince sağ elimin başparmağıyla tamam işareti yaptım.” (s. 22) Bu sahne, Oğuz’un metinlerarası oyunlara ne denli yatkın olduğunu gösteriyor.

Oğuz’un dilinde hafıza, balmumu heykeller gibi şekil almış. “Balmumu Hatıralar”da Ahmet Nedim, çocukluğunun geçtiği konağa dönüyor ve zaman doğrusal akışını yitiriyor. “Ahmet Nedim, o eşikte Nurhayat’ın ardından bakakalan çocukluğunun elinden tutup girdi içeri.” (s. 91) Konaktaki her kapı gıcırtısı, her merdiven basamağı bir hatırayı canlandırıyor. Ahmet Nedim’in ölen yakınlarının balmumu heykellerini yapması, kaybedilenleri yeniden var etme çabasına dönüşüyor. “Belki seneler sonra… yeniden… hep birlikte… aynı rüyaya dolarız.” (s. 96) Bu umut, öykünün hüzünlü iyimserliğini taşıyor.

“Bir Acı Yel”de ses, dilin ötesine geçen bir iyileştirme gücüne kavuşuyor. Dengbejin kelimelerini anlamayan anlatıcı, acının evrensel bir dile sahip olduğunu fark ediyor. “Acının bilinir-anlaşılır bir dile ihtiyaç duymadan bir sese, bir çığlığa nasıl dönüştüğünü burada öğrendim.” (s. 70) Batman Çayı’nda boğulan gelinin ağıtı, yetmiş sene sonra bile dinleyenin yüreğine işliyor. “Fısıltılı Diyaloglar”da ise sesin karanlık yüzü beliriyor; dedikodular anlamını yitirmiş harflere dönüşüyor: “F, S, F, S, F, S…” Oğuz, burada dilin anlam üretme kapasitesinin sınırlarını zorluyor.

“Unuttum Sandıkları”, acıların sandıklara kilitlenmesinin asla unutmak anlamına gelmediğini söylüyor. Kıymet, her kaybını ayrı bir sandığa koyuyor. “Kalbin onca odası vardır lakin unutacak bir köşesi yoktur.” (s. 109) Bu cümle, öykünün ahlaki merkezini oluşturuyor. Oğuz’un karakterleri, modern hayatın yabancılaştırıcı etkisiyle de hesaplaşıyor. “Orhan Giray’ın Profil Fotoğrafı”nda sosyal medyada kimlik inşasının absürtlüğü mizahi bir dille anlatılıyor; fotoğraf gençleşirken Orhan Giray yaşlanıyor. “Şükriye’nin Son Üç Günü”nde ise bir kadının yazgısına boyun eğişi, ölümle gelen kurtuluşun trajik hikâyesine dönüşüyor.

Kitaba ismini veren Belki Ebabiller başlıklı öyküde ebabiller; uçarken dinlenen, konmayan kuşlar olarak yer almış. “Hiç dinlenmeyecek kadar mı vazifeli?” (s. 83) Bu soru, Oğuz’un karamsarlığının tam karşısında duran bir iyimserlik sunuyor. İçimizde her zaman ebabillerin geleceğine dair bir umut var. Bu umut bile direncimizi diri tutmaya yetiyor. Kim bilir, belki ebabiller…

Yazar, Türkçenin şiirsel imkânlarını sonuna kadar kullandığı bir anlatım kurmuş. Cümleler bazen uzun nefes almayı unutur gibi ilerliyor, bazen kısa çarparak darbe indiriyor. “Zamanın dehlizinde titreşe titreşe çınlayıp çoğalmış o ses yıllar sonraya ulaşmıştı.” (s. 91) Bu tür tümceler, Oğuz’un dile verdiği özeni ve estetik kaygısını ele veriyor. 

Belki Ebabiller, Soner Oğuz’un öyküdeki ısrarının başarılı bir tezahürü olarak okurlarını bekliyor.

Soner Oğuz, Belki Ebabiller, Hece Yayınları, 2025

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir