Mustafa UÇURUM
Bir otobüs yolculuğu, Karadeniz’in sisli dağları arasında başlıyor. Koltuk arkadaşı Cemil Dayı, ağzındaki yöresel şiveyle konuşurken bir anda perdeyi aralıyor: “Kulaklarını dört aç da dinle İbrahim bin Ethem’in, Belh’in sultanı olup aşkın kölesine dönüşen adamın öyküsünü.” (s. 10) Böylece okur, zamanın ve mekânın askıya alındığı bir anlatının içine düşüyor.
Musa Yaşaroğlu, yazdıklarını yakından takip ettiğimve samimiyetine gönülden inandığım bir yazar. Birçok türde çalışmaları olan ve anlatımdaki içtenliği ile okuyucuyu kuşatan bir içtenliğe sahip olan Yaşaroğlu şimdi de “Belh’in Sultanı Aşk’ın Kölesi İbrahim bin Edhem” isimli kitabıyla okurlarını selamladı. Bu tür kitapları yazmak oldukça zordur çünkü anlatılan kişi toplum nezdinde tanınan bir isim olduğundan ve bu isim hakkında sayısız eser verişmiş olmasından dolayı yazarın anlatımı kendi üslubuyla bezemesi gerekir. Yaşaroğlu kitabında ortaya koyduğu kurgu ile bunu tam anlamıyla sağlamış.
Bu kitapta iki katmanlı bir yapı kurmuş Musa Yaşaroğlu. Günümüzdeki otobüs yolcusu İbrahim ile sekizinci yüzyılda yaşamış Belh Sultanı İbrahim bin Edhem’in hayatı, rüya ile gerçek arasında salınan bir anlatıyla iç içe geçiyor. Yazarın dili, Karadenizli bir yaşlı adamın samimi konuşmalarıyla, tasavvuf klasiklerinden aşina olduğumuz veciz cümleler arasında gidip geliyor. Kimi zaman “Uşağum, adını bağışlar musun?” (s. 8) gibi günlük konuşmanın sıcaklığı, kimi zaman “Kulluğum sultanlığımdır.” (s. 2) gibi keskin bir özdeyişin ağırlığı çöküyor satırlara. Anlatıcı, olan biteni seyrederken okuru da aynı mesafede tutuyor; her şey gözün önünde bir film şeridi gibi akıyor.
Kitap, İbrahim’in av merakıyla başlayan sorgulamasını, tahta çıkışını, saraydaki ihtişamın içinde büyüyen huzursuzluğunu ve nihayet tacını terk edişini anlatıyor. “Bu hanın sahibi sen misin?… Herkesin konup göçtüğü, hiçbir zaman ebedî olmayan bu yer, han değildir de nedir; sen hancı değilsin de nesin?” (s. 39) diyen pejmürde bir yolcunun sorusu, sultanın dünyasını temelinden sarsıyor. Yazar, dönemin siyasi çalkantılarını (Emevî-Abbâsî mücadelesi) bir arka plan olarak kullanırken asıl meseleyi ibret hikâyeleri, derviş sohbetleri ve içsel hesaplaşmalarla örüyor. Belh’in ormanlarından Bağdat’ın medreselerine, Nişabur’un dağlarından Mekke’nin sokaklarına uzanan bu yolculukta okur, sultanın dervişe, dervişin bir aşk yolcusuna dönüşümüne tanıklık ediyor.
Yaşaroğlu’nun üslubu, klasik kıssa anlatıcılığını modern bir çerçeveyle buluşturuyor. Cümleler bazen uzun, nefes nefese, bazen kısa ve çarpıcı. Diyaloglar, karakterlerin ruh halini ele veren bir sadelikte. Anlatıcı, yargılamıyor; yaşananları bir ibret levhası gibi önüne seriyor. “İbrahim, saniyeler içerisinde gönlüne ılık ılık akan havanın dağılmaması için o an neler vermezdi ki! Lâkin her güzel an gibi o an da bitti.” (s. 55) Bu dingin ama hüznü elden bırakmayan ton, kitabın ruhuna işlemiş.
Bu anlatıyı kurarken tarihsel gerçeklikle kurgu arasında ustaca bir köprü kurulmuş kitapta. Bilinen menkıbeleri (İbrahim bin Edhem’in avda duyduğu ilâhî ses, tahtını terk edişi, odun taşıyarak geçimini sağlaması) bir modern zaman çerçevesine yerleştiriyor. Otobüsteki Cemil Dayı, anlattıkça anlatılanla anlatıcı arasındaki sınırı eritiyor. Okur, hangi İbrahim’in hangi İbrahim olduğunu şaşırmaya başladığında, yazarın asıl amacını sezmiş oluyor. Bütün İbrahimler, bütün yolda kalmışlar, bütün tacını bırakıp gidenler aynı yolun yolcusu. “Allah’ın omuzlarına yüklediği vazife…” (s. 78) ile “Bu atlas yorganlar, kadife yataklarda Allah’ı bulacağını mı sanıyorsun?” (s. 91) sorusu arasında gidip gelen bir bilinç hali bu. Kitap boyunca tekrarlanan o meşhur cümle –“Ya İbrahim, sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın!” (s. 79)– her defasında farklı bir pencere açıyor. Av sırasında duyulan ses, saraydaki meçhul yolcunun sorusu, rüyada tekrarlanan uyarı… Hepsi aynı hakikatin farklı yankıları.
Yaşaroğlu’nun kalemi, bir çobanın ağıdıyla bir sultanın feryadını aynı potada eritebiliyor. “Gönüle bir yara ilişmiş ise / Gülmeyi unut güzel gözlerim.” (s. 105) dizeleriyle çoban Malik’in yanık sesi duyulurken, bir sonraki sayfada Belh’in ipek kaftanlı Emirzâde’sinin iç dünyasındaki yangın anlatılıyor. Bu geçişler hiç sarsıcı değil; aksine, her iki sesin de aynı yokluğa, aynı özleme ait olduğunu hissettiriyor. Yazar, anlatıcının otoritesini zaman zaman devrediyor: Cemil Dayı’ya, Hâkim’e, Amir’e, Yaser’e, hatta küçük Mirza’ya. Her biri kendi penceresinden anlatıyor aynı hikâyeyi. Bu çoğul ses, okuru tek bir doğrunun dayatmasından kurtarıp her karakterin kendi sınavını kendi dilinde yaşamasına alan açıyor. Kitabın sonunda Cemil Dayı’nın ölüm haberiyle sarsılan oğlu Sacit’in sessizliği, bütün bu anlatının ne kadar yerinde durduğunu gösteriyor. Bazen en ağır sözler, hiç söylenmeyenlerdir. “Allah böyle dilediyse bize şükürden gayri ne düşer?” (s. 155) sorusu, kitabın hem ilk hem son sözü gibi çınlıyor. Bir han, bir saray, bir kulübe, bir otobüs koltuğu… Hepsi aynı yolun üstündeki gölgelikler. Kısa süreliğine uğrayıp geçiyor insan. Geride kalan, yolcuya söylenen birkaç söz, oğula bırakılan bir gömlek, bir dostun gözünden süzülen yaş… Musa Yaşaroğlu, bu kitapta tam da bunu anlatıyor; yolun kendisi, gidilen her yerden daha uzundur.
Bu kitap bir tahtın ardında bırakılışının değil, asıl tahtın gönülde kuruluşunun hikâyesi. Okuyucuyu, atlas yorganlar ile kadife yataklar arasında kaybolmuş bir sultanla, elinde odun balyasıyla yollara düşen bir derviş arasında gidip gelmeye davet ediyor. Cemil Dayı’nın şu sözü, bütün yolculuğun özeti gibi: “Önemli olan yureğumuza akan yolun kaynağunu bulmak.” (s. 29) Kim bilir, belki de her yol, O’na çıkıyordur.
Musa Yaşaroğlu, Belh’in Sultanı Aşk’ın Kölesi İbrahim bin Edhem, Mavi Yayıncılık, 2026